Değiniler- 236

Değiniler- 236

ANLAMLI GÜZELİ SEVER GİDERİZ

Konuşmak küçülür- küçülürse
Adı değişir, susmak olur
Ağlamak büyür- büyürse
Adı değişir, susmak olur

Her şeyi süpürebilirsin;
Sonbaharı süpüremezsin.

Sevgiye var olduk sevdik sevildik
Kavgalara girdik öldük dirildik
Bir anlam fırını içinde piştik
Anlamlı güzeli sever gideriz.

Yalnızlık paylaşılmaz
Paylaşılsa yalnızlık olmaz

Yalnız;
Bir ordudur
Kendi çölünde…
Sonsuz savaşlarında
Hep yener
Kendi ordusunu…

(Özdemir Asaf)

HASTALIKLAR MI ANLAYIŞLAR MI IRSÎ?

Bazı hastalıklar için genetik, ırsî deniyor ve onları soyumuzdan miras devraldığımız kabul ediliyor. Genetik olan; Bedensel Hastalıklarımız mı? Yoksa Anlayış- Düşünce Tarzlarımız mı? Soyumuzdan organ zayıflıklarını mı devralırız, yoksa düşünce, anlayış, bakış zaaflarını mı?!

Bedenin herhangi bir organında miras devralının zaaf/ hastalık mı anlayışı oluşturur? Yoksa miras devralınan Bakış Açısı- Hayat Anlayışı mı bedeni, organları hasta eder?!.. Genetikle devralınan nedir? Konunun uzmanı değilim, içime doğan; “Hayat Anlayışları” devralınıyor yönünde!

Aile büyüklerindeki bir hastalığın yıllar sonra kendisinde de açığa çıktığını hatta bu yüzden kardeşinin bile hiçbir rahatsızlığı yokken testlere giriştiğini söyleyen dostuma; “Acaba yanlış yerden mi hareket ediyoruz, çıkış noktamız yanlış olmasın?” demek isterdim. Şöyle ki…

“Ana- babada var bende de var o halde kardeş ve çocuklar da tedbir alsın!” İşte bu çıkış doğru mu? Şu noktadan çıkmayı denesek nasıl olur? Nedir ana- babada olan? Nasıl bir anlayış ve hayat tarzları vardı? Düşüncelerinde sistem gerçekliğine uyan noktalar neydi yanlışlar neydi?

Diyorum ki şayet kafa, düşünce, fikir, hayal, bakış, görüş, anlayış bizi mutlu/ mutsuz ediyorsa; öncelik bedende değil zihindedir. Öyle mi? O halde ailedeki hastalığı önemsediğimiz, tedbir aldığımız kadar ailedeki bakış açısını da reel gerçeklik açısından ele almalı değil miyiz?

Esas ölçüye vurmamız, enine boyuna incelememiz, Allah Sistemi, İnsan Gerçeği ve Hayat Realitesine uygun olup olmadığını değerlendirmemiz gereken nokta; Hastalıklardan önce Anlayışlar olmalı değil mi? Dedim ya uzmanı değilim. Esti, sorguladım. İlahi ilham filan değil esti işte.

KÜP GİBİ

Ağzına kadar duygu dolu bir küp gibidir insan. Sevdikçe, sevildikçe kabına sığmaz, rengârenk, pırıl pırıl olur, yedi dağın çiçeğinin kokusu yayılır etrafa, ılgın ılgın akar duygular.

Hayat insanların duygularını tıpkı dağlar, tepeler gibi şöyle veya böyle erozyona uğratıyor. Sonbaharda solan çiçekler gibi duygularımızın da giderek suyu çekiliyor, sararıyor, kuruyor.

(Gülseren Budayıcıoğlu- Hayata Dön)

PROBLEM NİYE PROBLEM HALİNE GELDİ?

Problem; Çözüm aradığınız için problemdir. “Problem oluşur, çözmek gerekir, onun için çözmek isteriz” diye kabul ediyorsun değil mi? Değil… Tam tersidir. Çözmem lazım dediğin için o konu problemdir. Çare aradığın için sıkıntıdır. Çözüm aramaya çıkmasan nedir? Bi düşünsen mi?

Meczuba, akşamdan sabaha ekmeğin yok ama sen o biçim neşelisin, ne ayak dediler. Meczup; “Akşamdan sabaha” dediniz “Ekmek yok” dediniz. Siz zaman sarmalına hapsolmuş zavallılarsınız. Vakıa akşam ekmeğin olmadığı. Bunu sabaha uzatıp yokluk vehmiyle kendimi neden zehirleyeyim?!

Hastaneye düşmüş adam. Süreç uzun. Refakat eden eşi “Allah’ım şifa ver” diye dua ediyor. Dayanamayıp çıkışıyor hayat arkadaşına;
– Duasıyla isyan edenler varmış, duydun mu? Olana şükretmez, olması gerekeni isterlermiş. Olan, şimdi dinlenmemiz! İsyanına Şifa kılıfı geçirme hatun!

Koşullandığın anlayışlar, etkisi altında kaldığın kabuller “Olmaz- Yok daha neler- Uçuk şeyler- Olmayacak dua- Mantıksız” dedirterek zihnini tıkamazsa eğer; bu videoda bambaşka bir şey anlatılıyor. Ben istifade ettim. Değerlendirmek sana ait.

BİR DÖNGÜDÜR YAŞAMAK

Acı çeken, gam ve dertten uyuyamayanlar gecenin bitmeyeceğini, sabahın hiç gelmeyeceğini düşünürler. Rüzgâra açık kulübesinde titreyenler kışın geçmeyeceğini bahara erişemeyeceklerini vehmederler. Oysa değişmez realite; Her gecenin sabahı, Her kışın baharı olduğudur…

Uykusuz geçse, gamla kıvrandırsa da sabahı olmayan gece yok. Üşütse de, titretse de karı erimeyen, baharı gelmeyen kış yok. Bir devrandır şu âlem Ne gam baki ne de sürur Baki, değişmez Döngü! Tövbeeee Baki Allah! Döngüye Şahit olan; Derdin de zevkin de üstündedir Vesselam…

AYDINLANMA İŞARETLERİ

Aydınlanmanın işaretlerinden biri de nazarınızda, övgü ile göklere çıkaracak kadar yücelteceğiniz ve yergi ile yerin dibine sokacak kadar aşağılayacağınız insan tipi kalmamasıdır. Aydınlananın gözünde sadece insan vardır. Yüceltme ve Aşağılamadan uzak olarak sadece nötr insan…

“İnsanüstü insan” tasavvuru aydınlanmamış zihne aittir. Kahraman, Üst Bilinç, Yüce Kişilik vb yönelişle gerçeğe, kendine ereceğini düşünür. Bu arayış- yöneliş acziyetten doğan yüceltmedir. Yücelttiği ile beslenir; Yücelttiği ile kendini ve gerçeği inkârının farkında olmaz o zihin…

Yüceltmenin olduğu yerde Aşağılama da kendiliğinden var olur. İkilik başlamışsa ikinci kanat hep olur. Kahramanları olan zihinlerin Hainleri de vardır. O zihinler Kahramanları ile acizliklerini perdeler; Hainleri ile kibirlerini tatmin ederler. Zavallı zihinler…
*
Dinleme; dinlemeye odaklanarak yapılabilecek, başarılabilecek bir erdem midir? İnsan, muhatabım çok şey biliyor, durup dinleyeyim diye dinleyebilir mi insanı? Dinleme; olgunluk ve dinginlik alametidir. Alametten öte neticedir. Dinleyen; dinginliğinin neticesi olarak bunu yaşar!

Henüz arayışı dinmemişlerin heyecanları da dinmemiştir. O yüzden dinlemede zorluk çekerler. Hep söyleyecek acil ve mühim bilgileri vardır. Dinlemesi “Ah bitirse de ben konuşsam” edasındadır. İşte bu yüzden Dinleme; gayretin değil yaşanmışlığın sonucu olarak açığa çıkan erdemdir.

Saatlerce dinleyen, bir cümle etmek bile istemeyen, biraz da siz buyurun denince tebessümle teşekkür eden olgun insanlar tanıdınız mı? Neden konuşmak istemezler? Dinledikleri kimseleri konuşturan aslında onlardır. İstediklerini konuşanlardan çekiyorlarsa neden konuşsunlar ki?!

YAŞAMAK; ANLAMAKTIR

Birine verebileceğiniz en kıymetli hediye; Onu Anlamaktır.
Birine verebileceğiniz en büyük ceza; Onu Anlamamaktır.
Birinden alabileceğiniz en büyük intikam; Onu kasten Anlaşılmazlığa mahkûm etmektir.
Birini anlamak; ona can vermek!
Birini anlamamak; onu canlı canlı yok etmektir!
Birini kasten anlamazdan gelmek ona işkence etmektir.

TÖVBENİN RUHU

Tövbe; tekrar yanlış yapmamaya dönük kararlılık beyanı. Tövbekârın bir daha o yanlışı yapmaması umulur. Tövbekâr da yanlıştan zarar gören de bunu bekler. Tövbenin ruhu, işte bu yaklaşımla kaçırılmıştır. Çünkü yaklaşım fiil odaklıdır. Fiil, kendi kendini mi oluşturur? Yoksa?!..

Hiçbir fiil, hiçbir eylem kendi kendini oluşturamaz. Eylemi oluşturan; düşüncedir, görüştür, bilgidir kısacası bunların bütünü olan Hayat Anlayışıdır. Tövbe bizi yanlışa düşüren Hayat Anlayışına dönük yapılmalıdır. Fiile, eyleme dönük tövbe; insanın kendi kendini aldatmasıdır.

Bireysel ve Toplumsal planda alınan önlemlere, konulan yasaklara, yapılan tavsiyelere rağmen açığa çıkan eylemlerin değişmemesinin ana nedeni de burada aranmalıdır. Şoförün anlayışı değişmedikçe sürüş değişmez. Arabayı kullanan araba değil şoför; daha doğrusu şoförün kafasıdır.

Beden ve ruhunuzun bütün halinde sürdüğü yaşamınızın direksiyonunda Kafanız var. Hayat Anlayışınız; ömrünüzü biçimlendirir. Değişim kafada başlamadıkça bedenin fiilleri, düşünsel dünyamızın fikirleri, duygu âlemimizin dalgalanmaları değişmeyecektir. Bir daha yapmayacağım mı?

Bir daha yapmayacağım, tövbe midir? Kesinlikle hayır! Tövbenin ruhuna uygun olan tövbe; “Beni bu yanlışa, bana zarar veren sonuca götüren düşüncelerle düşünmeyecek, hayallerle duygulanmayacak, fikirlerle gaza gelemeyecek, kabullerle yola çıkmayacağım” şeklinde olmalıdır. Çünkü…

Dal kurumaya, yaprak solmaya, meyve çürümeye başlamışsa esaslı bakım; köklerin nereden nasıl nelerle beslendiğini bulmakla başlar. Zehirli atıklardan su emen köke inilmedikçe dala yapacağınız bakım hiçbir netice getirmeyecektir. Hayat Anlayışımızı besleyen düşünce, duygu, bilgi?

Davranışlar davranışları doğurmuyor. Anlayışlar davranışları doğuruyor. Bize, sevdiklerimize zarar veren durumlar oluştuğunda “Hangi olaylar beni buraya getirdi?” yanlış başlangıçtır. “Hangi anlayışlar bunu bana yaşattı?” sorusu ile başlanmalıdır. İpin ucu, çözüm eşiği burasıdır.

Cuma akşamı imam, yatsı sonrası cemaate tövbe yaptırıyor: Diyelim cümle günahlarımıza estağfirullah! Bir dahi işlememeye azmü cezmi kast eyledik… Günah; Yanlış. İşleme; Eylem. Tövbe; Yanlış İşlememe Kararlılığı… İşte bu tövbe kökünden yanlış!

Doğrusu? Diyelim; bizi zarar, acı ve yanlışa düşüren cümle sakat- uçuk anlayışlarımız, kabullerimiz, bakış açılarımız, düşüncelerimiz, duygularımıza estağfirullaah! Bir daha o anlayışta, o bakışta, o düşüncede, o duygulanımda olmamaya azmü cezmi kast eyledik!.. Âmîn der misin?

NE YAZIK ONLARA Kİ

Ne yazık onlara ki çıkarlarına dokunulmadıkça doğru yola girmezler ve Allah’ın kendilerine sunacağı nimetleri bilmezler.

Ne yazık onlara ki kalpleri temiz olmadığı için herkesi kötü sanırlar ve günahsıza ve günahkâra bir fark gözetmeden kötülük ederler.

Ne yazık onlara ki duygulu çekingenliği korkaklık, samimiyeti yaltaklanma ve yardımı bir baskı sayarlar.
Ne yazık onlara ki kendilerine açılan saf bir kalbi zaaflarından istifade edilecek, istismar edilecek bir akılsız sayarlar. Onların, geleceği yaratan insanlar arasında yeri yoktur. Unutulacaklardır.

(Okuduklarınız kutsal metinlerden değil, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından)

HIRSLARIMIZLA BÖLDÜK, PARÇALADIK GERÇEĞİ

Bedenselliğe dayalı tatmin arayışına girenler; dünyevi makam, mevki ve konfor peşinde Yükselişe adandılar. Ruhsallığa dayalı tatmin arayışına girenler; uhrevi mertebe, yakınlık ve arınmışlık peşinde Seçilmişliğe adandılar. İkisi de Hırs, İkisi de İnsanı ve Varlığı Bölmekti oysa…

Kendini Beden ve Ruh diye ikiye ayıran insan, Varoluşu da sürekli bölecek, her şeyi bu kavrayışla ele alacaktı. Hayatı dünya ve ahiret, kazancı maddi ve manevi, düşünceyi hissi ve aklî diye ayıracak; yetinmeyecek böldüklerinden birini daha üstün tutup Ötekiler icat edecekti…

Kimi mana kimi madde, kimi gelişim kimi arınma, kimi de medeniyet veya kulluk adına ha bire destekledi ve parlattı bu bölünmüşlüğü… Sonra da birileri çıkıp haydi bütünleyelim, birliği tesis edelim, tevhidi inşa edelim dedi. Bir zaten Bütün zaten Ne birlemesi? Neyin inşası?

Gerçekliği hiç var olmamış bir ikilik icat edilince birlik tesis etmek de anlamlı bir çaba kabul edildi. Düşünebiliyor musunuz, hiç var olmayan ikiyi birleştirmeye çalışmak?! Hiç bölünmemişi bütünleştirmeye kalkmak?! Nasıl bir açmazdı bu? Niye göremedik veya görmek istemedik?

Öğretmen sınıfa sordu; 1+1 kaç eder çocuklar? Sınıf hep bir ağızdan haykırdı; İkiiiii… İkinci bir soru geldi; 1 damla 1 damla daha kaç eder? Sınıf: İki Damlaaa! Öğretmen; 1 damla 1 damla daha daha büyük 1 damla eder, iki damla etmez çocuklar!.. Çocuklar dut yemiş bülbül!

1 damla+1 damla: büyük 1 damla
1 toprak+1 toprak: geniş 1 toprak
1 akıl+1 akıl: güçlü 1 akıl
1 insan+1 insan: engin 1 insan!

Güzel de realiteye ters mi dedin?
Aklına yattı?
Gönlün onayladı?
Hayat Realitesi de bölücü zihnin icadı ve kabulü değil mi?
Sen kabul ettiysen mesele yok!

İNSAN, HAYAT VE GELİŞMEK

Yaşlılar doğaları gereği bilge olmadıkları gibi gençler de doğaları gereği bencil değildir. Anlayış ve yüzeysellik yaşla değil hak ettiğiniz yolla ilgilidir. Kızılderililerinin bir deyişi var: “Birini yargılamadan önce gökte üç ay eskiyinceye dek onun ayakkabılarında yürü!”

Dışarıdan bakınca pek çok yaşam yanlış, mantıksız, delice görünebilir. Dışarıda kaldığın sürece insanları ve ilişkilerini yanlış yargılayabilirsin. Yalnızca içinden, yalnızca gökte üç ay değişene dek onun ayakkabıları içinde yürüyerek onu anlayabilirsin.

Bir insanın ayakkabıları ile yürüyünce dürtüler, duygular, insanı şöyle değil de böyle davranmaya yönelten nedenler anlaşılabilir. Anlayış, bilgiçliğin kibriyle değil, alçakgönüllülükle doğar…
Yanlışlık yapmak doğaldır, ama bunlardan ders çıkarmadan ilerlemek bir yaşamın anlamını yitirmesine yol açar. Başımıza gelenler hiçbir zaman nedensiz değildir, her birinin kendi anlamı vardır. Her karşılaşma, her küçük olay kendi içinde bir anlam barındırır.

İnsanın kendi kendini anlayabilmesi, onu kabullenebilme yetisinden, herhangi bir anda yön değiştirebilme becerisinden, kertenkeleler gibi mevsim değişikliklerinde eski deriyi terk edebilmesinden doğar…

İnsanın kendi iç dünyasına bakmak istemediği zaman bahaneler bulması dünyanın en kolay şeyidir. Dıştan bir suçlu her zaman vardır. Suçun –ya da sorumluluğun– yalnızca bize ait olduğunu kabullenmek çok cesaret ister. Gene de söylüyorum bil ki ilerleyebilmek için tek yol budur…

Eğer yaşam bir yolsa, her zaman yokuş yukarı giden bir yoldur. Var olan tek gerçek ve inanılası öğretmen, insanın kendi vicdanıdır. Bunu bulabilmek için yalnızlık ve sessizlik içinde kalmak, çıplak toprağa, çıplak ve çevrede hiçbir şey olmaksızın, sanki ölmüş gibi oturmalısın.

Başlangıçta hiçbir şey hissetmezsin, tek algıladığın korkudur ama sonra derinden, uzaktan bir ses duymaya başlarsın, bu dingin bir sestir ve belki de başlangıçta tekdüzeliği seni rahatsız eder. Tuhaftır, en yüce sözleri duymayı beklerken karşına en önemsizleri çıkar…

Öylesine küçük ve tanıdık şeylerdir ki bunlar, bağırasın gelir: “Ne yani, hepsi bu mu?” Yaşamın bir anlamı varsa –diyecektir ses sana– bu anlam ölümdür, bütün öteki şeyler onun çevresinde döner…

Eninde sonunda ölüneceğini her insan bilir, en sona kalan bile. Doğrudur, düşüncede hepimiz biliriz bunu ama düşüncede bilmek başkadır yürekte bilmek bambaşkadır tamamen değişiktir. Ölüler yokluklarıyla değil daha çok –onlar ve biz arasında– söylenemeyenler yüzünden acı verirler.

“Yalnızca acı insanı geliştirir” diyordu “Ama acıyla göğüs göğse gelmelisiniz, kaçmaya çalışan ya da ağlayıp sızlanan kaybetmeye mahkûmdur.”

İnsan yüreği, bir yüzü aydınlık bir yüzü karanlık yeryüzü gibi. Ermişlerin bile her yanına ışık vurmaz. “Bir beden sahibi olduğumuz için gölgedeyiz, kurbağalar ve hem karada hem suda yaşayan hayvanlar gibi bir yanımız burada yerde yaşarken bir yanımızla yükseklere göz dikiyoruz.”

Yaşamak yalnızca bunun bilincine varmak bunu bilmek, ışığın gölgeye yenik düşmemesi için mücadele etmektir. “Mükemmel olduğunu söyleyene güvenmeyin” diyordu, “Yanıtların cebinde hazır olduğunu söyleyenlere inanmayın, yalnızca yüreğinizin sesine kulak verin.”

“İnsan nasıl inanç sahibi olabilir?” dedim. “Buna çaba gösterilmez inanç kendi gelir. İnancınız var ama gururunuz kabullenmenizi engelliyor, çok soru soruyor, basiti karmaşıklaştırıyorsunuz. Gerçekte dehşet korkuyorsunuz. Kendinizi rahat bırakın ortaya çıkacak olan çıkacaktır.”

“Şu an buradayız” diye yinelerdi hep. Ayrılırken bir zarf verdi. İçinde dağ manzaralı bir kart. “Tanrı’nın Egemenliği aramızdadır” yazılı. Arkasına şöyle yazmıştı: “Çınar altına oturduğunuzda kendiniz değil çınar olun, ormanda orman, kırda kır, insanlar arasında insanlarla olun”

Aşk yürüyüşünü tamamlayamamış bir yaşam, beni hüzünlendirir. Kendine dikkat et. Büyürken, yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu anımsa: Yapılacak ilk devrim, insanın kendi içinde yapacağıdır, evet ilk ve en önemli devrim budur.

İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken bir düşünce uğruna savaşmak, yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir…

Yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman ağaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa. Unutma ki, yaprağı gür ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgârda devrilir, oysa kökü güçlü ve az yapraklı ağaçta can suyu bin bir güçlükle dolaşır.

Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir, olayların içinde ve üzerinde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçekler ve meyvelerle donanabilirsin.

Ve sonra, önünde pek çok yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilemediğin zaman herhangi birine öylece girme, otur ve bekle. Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin derin soluk aldıysan, öyle soluk al, hiçbir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme, bekle ve gene bekle.

Dur, sessizce dur ve yüreğini dinle!
Seninle konuştuğu zaman kalk ve Yüreğinin götürdüğü yere git!..

(Yüreğinin Götürdüğü Yere Git- Susanna Tamaro)

Dalyan içinde, ikinci el satılık Susanna Tamaro - Yüreğinin

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.