Değiniler- 237

Değiniler- 237

ÇARPMADA YUTAN ELEMAN; SIFIR

“Sıfır, çarpmada yutan elamandır.” Bu bir matematik kanunu. Hangi sayıyı sıfırla çarparsan çarp sonuç sıfırdır. Sayının milyonları, milyarları bulan büyüklükte olmasının önemi yok, sıfırla çarpılmışsa milyarları bulan büyüklük anında Sıfıra iner! Bu, sana bir şey söyler mi?!

“Sıfırlanmak” var bir de sıfırla bağlantılı. Sıfırlanandan da sıfırın işlevleri açığa çıkar. Çünkü o, o haliyle sıfır olmuştur. İyi anla! Konuşmanın sıfırlanması; Susmak Eylemin sıfırlanması; Durmak Düşüncenin sıfırlanması; Beklentisizlik Hareketin sıfırlanması; Akışa Salmak.

“Sıfır Çarpmada Yutan Eleman” di mi? Yutan elemana çarpan, ne oluyor? Gerisin geriye düşüp sıfır! Gücü, sayısı, büyüklüğü önemli mi? Hayır, hiç de değil. Yutan elemana çarpan ne oluyor, unutma bunu olur mu!?

Durmadan konuşan, ağzından öfke kusan, dilinden zehir akan; Susana çarparsa n’olur? Sürekli artan eylemler, hareketli çıkışlar, uçarı davranışlar; Durana çarparsa? Vesveseler, vehimler, zihinsel ve içsel kötümser duygular, hayıflanmalar, endişeler; Beklentisizliğe çarparsa?!

Susan; konuşanın saldırısını, Duran; hareketlinin baskısını, İstemeyen; isteklilik yangınını, Akışa Salan; eylemcinin tutkulu çığırtkanlığını, Tıpkı matematikteki Sıfır gibi yutmaz, Sıfırlamaz mı? Gücü, Şiddeti, Miktarı ne olursa olsun onu oracıkta bitirmez mi? Hele bi düşün!

“Çabasızlık” dedim. “Çabasızlığın Kudreti” dedim. Hemen ne dedin sen? Yan gelip yatalım mı yani? “Beklemek” dedim, Armut piş ağzıma düş mü yani, Allah çalışana verir, dedin. Sabır dedim, Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan hadisine yasladın kahrolası ateşperest egonu!..

Evet, sen, üzerindeki yükün kalkmasını; dertlerinin azıcık azalmasını, ferahlamayı hatta dertli- bitikken bile huzur duymayı istiyor musun? Hasta iken sağlıklı gibi neşe duymayı? SIFIR; ÇARPMADA YUTAN ELEMAN! SIFIR OLDUĞUN NOKTADA, KUDRETİ SENDEN AÇIĞA ÇIKAR! Daha ne diyeyim ki?

DEMİŞTİM DEĞİL Mİ?

Biliyor muydunuz; Uyarılarınızı itibara almayan, yanarsın dediğiniz halde ateşe koşan kardeşinize, o acı çekmeye başladığında “Demiştim değil mi?” demeniz; insani bağlamda insafsızlık olduğu kadar Rabbani açıdan Allah ve Sistemine kafa tutmaktır!.. Allah, Kibirlenenleri Sevmez!

Dediklerinizin bir bir çıkması, ön görülerinizin; insanlar ve gidişat hakkındaki tahminlerinizin sürekli isabet etmesi sizde tuhaf bir sevinç ve memnuniyet oluşturuyor mu? Geçmiş olsun, Egonuzun İtaatkar Kölesisiniz artık! Yol yakınken istiğfar edin. Edin ki yarın Yanmayasınız!

BİR BENLİK SİGORTASI; SUÇLAMAK

Yaşadıklarımız bize ağır geldiğinde, gelişmeler içimizi acıttığında, insanlar canımızı yaktığında Zihnimiz derhal harekete geçerek
– Kendimizden Başka Sebep,
– Kendimizden Başka Suçlu,
– Kendimizden Başka Sorumlu aramaya çıkar.
Neden mi?

Çünkü insan için sorumluluğu bütünüyle üstlenmek; Ölüm gibidir; İntihar gibidir; Uçurumdan göz göre göre atlamak gibidir. Başka sorumlu, başka sebep, başka suçlu bulur mu zihin? Her arayanın bulduğu gibi elbette bulur. Bulur ki ölmesin, bulur ki yanmasın, bulur ki yaşasın!

Sorumlu, Suçlu, Sebep bulmuşsa zihin rahatlamıştır.
Kendine toz kondurmamak rahatlatır insanı.
Derin bir ohh çeker.
Bundan sonra yapacağı şey bulduğunu çeşitli şekillerde perçinlemektir.
Nasıl?
– Kurbandır
– Adanmıştır
– Veya en azından İmtihan etmiştir Rabbi onu
Ohhh misss!

Kader? Kaderi unutmayalım. Zihnin en sağlam can simididir Kader. Öyle ya Allah izin vermeden yaprak kımıldamıyorsa, yaşadıkları Kaderdir. Cüzi İradeyi de yok saymışsa, tamamen Külli olana -sözde- teslimse, sorun kalmamış, zihin- ego kendini tertemiz, ak- pak eylemiştir….

Zihnin bu oyununa gelen insan ne kazanır? Kendini ustaca sıyırmıştır acının, gerçeğin soğuk, sert, ağır yüzünden. Bir çeşit Gönüllü Körlük üstlenmiştir. Olsun, kör de olsa rahatlamıştır ya. Dayanaklar da manevi planda kader, hayat planında insanlar vb sağlam ya, rahat eder…

Kendini rahatlatan neyi kaybeder?
– Gerçek, esas yüzüyle ona kapalıdır artık. Gönüllü Körlük, hayatı olur
– Kendi Gerçeğini hiçbir zaman göremez
– Ve en acısı; başkasını suçlayıp kendini akladığı süreçler şekil değiştirerek hep yeniden önüne gelir.

İnsan, kimseyi suçlamadan, başka sebeplere atmadan, başka sorumlular bulmadan; kader, hayat, insanlar vb bahanelere sığınmadan yaşadıklarından kendi dersini almışsa sonraki süreçleri durdurma- dönüştürme Kudretini de eline almış demektir. İşte kaçırılan realite budur. O halde?

Şimdiye dek edindiğim bilgi, gözlem, kültür ve hayat deneyimlerime dayanarak rahatlıkla ve eminlikle diyorum ki; KİŞİ, HANGİ KONUDA ÖTELEMEDEN SORUMLULUĞU %100 ÜSTLENİRSE O KONUDAKİ DÖNÜŞTÜRME GÜCÜ- AKIŞA YÖN VERME KUDRETİNİ ELİNE GEÇİRİR! BU SIRF HUZURDUR VARSA BİR SIR BUDUR…

HASRET

Hasret; uzaktakine yönelen kavuşma arzusu. Doğru mu bu? Asıl Hasreti tadan böyle mi tanımlıyor onu? Hasret; en yakınında olanadır aslında. Yakınında olup bi türlü varamadığına, elinde olup da tutamadığına, gözünde olup da bakamadığına, dilinde olup da hiç söyleyemediğine…

İnsan; en yakınında olana hasretini sezdiğinde öteler düşer gözünden. Dışarısı, başkası kalmaz gönlünde. Geçilesi yollar, varılası menziller, erilesi hedefler kül olur da savrulur özünde… Ve asıl hasret duyulana yöneldiğinde hasret; pişirir, yoğurur, eritir insanı.

Hasret; en yakınındakine
Hasret; ölesiye
Hasret; şah damarında içre hakiki yâre!

Ne diyordu halk aşığı;
Hasret kıyamete kaldı sevdiceğim

Bi hasret ki ölümü özletir
Bi hasret ki kıyamet kopsa dedirtir

Ölmeden evvel ölmek?
Ezbere değil de Hasretle istiyorsan sen de öl inşallah!

HERŞEYDEN KAÇABİLİRSİN, KENDİNDEN ASLA!

Mutluluk duygusunun diğer tüm uyarıcılar gibi uyuşturucu bir yanı vardır. Bir anlık mutluluk geçmişi bir anlığına unutturur. Siz mutluysanız, her nedense mutlu olduğunuz için diğer insanların da mutlu olduğunu düşünmek istersiniz.

Yoksul ve basit insanlar; her nedense zenginlerin de başlarına büyük felaketlerin gelebildiğini, onların da mutsuz olabildiğini görünce alt üst olurlar.

Hastalarla yakınlarının diğer insanlardan farklı bir sözlüğü vardır. “Belki” kelimesini onlar “Kesinlikle” diye anlarlar. Bu yüzden belki geçen her iyileşme sözü onlara büyük ümitler verir.

Acımak (Merhamet) iki yanı keskin bıçak gibidir. Kullanmayı bilmeyen elini ve özellikle de kalbini ondan uzak tutmalıdır.

Sinirlerin hep daha fazla morfine ihtiyaç duyması gibi duygular da hep daha fazla acımaya ihtiyaç duyar.

Acımak, gerçekten sınırlanması gereken bir duygudur. Yoksa ilgisizlikten daha feci zararlara yol açabilir. Bunu doktorlar, avukatlar, tefeciler çok iyi bilirler. Bu kişiler acıma duygusuna kendilerini kaptırsalardı dünyanın düzeni alt üst olurdu.

Başkalarından dinlenenler ve kitaplardan okunanların hepsi gelip geçiyor. Geriye yalnızca kendi yaşadıklarımızın yüreğimizde uyandırdığı duygular kalıyor.

Kişinin boş ya da anlamsız bir hayat sürmediğini; bir insan ya da bir amaç uğruna yaşadığını bilmesi çok önemli. Eğer yaptığınızla başka birinin yaşamını kolaylaştırıyorsanız hiç çekinmeden en ağır yüklerin bile altına girmeye değer.

Kişi her şeyden kaçabilir. Yalnız kendinden asla!..

Bir şeyi saklamak isteyen veya saklamak zorunda kalan kişinin gözlerinin doğal, özgür ve samimi bakması imkânsızdır.

Vicdan anımsadıkça hiçbir suç unutulmaz!

#StefanZweig #SabırsızYürek

ÖZÜR DİLEMEK VE ÖZÜR KARŞISINDA İNSAN

“Özür dilemek üzere gelen din kardeşiniz, niyetinde samimi olmasa da, özrünü kabul edin. Böyle yapmayan Kevser havuzu başında yanıma gelemez.”

“Din kardeşinin özrünü kabul etmeyen, Kevser havuzundan içemez.”

“Müslüman kardeşinin özrünü kabul etmemek günahtır.”

“Özrü kabul etmeyen, özür dileyenin günahını yüklenmiş olur.”

“Allah Teâlâ özür dileyenin özrünü kabul eder (Allah son nefeslerini vermeden önce kulunun yaptığı tövbesini kabul eder).”

Böyle buyurdu Hz. Muhammed (sav)

KÖTÜ HİSSETTİREREK HAKİKATE ÇAĞIRMAK

Sizi Hakikate çağıranlar genellikle “Tamamlanma”, “Olgunlaşma” ve “Asıl Gayeye Ulaşma”dan bahseder. Görünüşte bu çağrı çok masum, çok içten ve çok da yerindedir değil mi? Tersine bir yaklaşımı göze alarak neye, nasıl, niçin davet edildiğinizi hiç düşündünüz mü? Bi denesek mi?

Hakikat çağrısı bir “Tamamlanma” çağrısı.
Tamamlanması gerektiğini kabul eden neleri kabul ediyor?
1- Demek ki “Yarımım”, tamamlanmalıyım!
2- “Boşum”, doldurulmalıyım!
3- Mevcut halimle “Eksiğim”!
Yarım, Boş ve Eksik! Kabul mü? Kabul.
Neye izin verdi Tamamlanmayı kabul eden?!

“Tamamlanma” isteğiyle yarımlık, boşluk, eksiklik kabul edilmişse peşinen “Değersiz”, “Yetersiz”, “Güçsüz” oluş da kabul edilmiştir di mi? Kendi kendisinin -sözde- üst bilinç tarafından değersizleştirilmesine, yetersiz görülmesine, zayıf sayılmasına izin vermek değil midir bu?!

“Olgunlaşma” isteğiyle hamlık, çiğlik ve işlenmemişliğinizi kabul ediyor; pişirilme ve biçimlendirilmeye açık hale geliyorsunuz siz. Hamım; olgunlaştır Çiğim; pişir Henüz şekillenemedim; biçimlendir, şekillendir, istediğin gibi yoğur!

“Asıl Gayeye Ulaşma” isteği var bir de. Uzakta bir gaye, Ulaşılması gereken hedef var, Asıl olan da o, öyleyse yola çıkılmalı, çile çekilmeli, menziller geçilmeli ki varılabilsin oraya… Asıl Gaye kabulü ile neleri fark etmeden kabul ederiz düşündünüz mü?

Hayatî önemdeki değerler hep asıl gaye için önce sulandırılır sonra yok sayılarak gözünüzden düşürülür. Ana- baba? Aile? Evlat? Komşu? İş- Aş? Hepsi çizilir ustaca. Sen asıl gayeye adan, o dediklerinin hepsi boş! Fani onlar fani! Ebedi olan asıl gayeye ulaşmak senin önceliğin!

Fark ettiniz mi Hakikat Çağrısı adı altında sizi nasıl siz olmaktan çıkarıyorlar? Bunu da saklamıyor, şu anki halinle sen sen değilsin; asıl sen gayret, adanma ve ilimle oluşacak diyorlar. Fark ettiniz mi kendi kendinizi size nasıl değersiz, yetersiz, basit hale getirdiğinizi?

Tamamlanma vaadiyle değersiz, güçsüz ve doldurulmaya hazır boşluk oluşunuz; Olgunlaşma vaadiyle ham, çiğ ve işlenmemiş hamur oluşunuz; Asıl Gaye söylemiyle hayati ve insani değerlerin gözünüzde aşama aşama sıfırlanması, düşürülmesiyle siz Hakikate aday oluyorsunuz öyle mi?!..

Hakikat Çağrısı mı? Gerçeğin Yaşamı mı? Kendini Tanıma mı? Kandırılmaların en fecisi kendi kendini kandırmak; Aldatmaların en acısı kendi kendini aldatmaktır. Yalanlar, Sahtelikler, Bayağılıklar Hakikat giyinerek saf özünüze kanca atarlar. Örnekler, yaşamın içinde ve ortadadır.

Varoluşunuz Hakikatinizdir!
Çağrılacağınız Hakikat yoktur!

Gel Tamamlanalım!
Yarım mıyız?

Gel Olgunlaşalım!
Ham mıyız?

Gel Asıl Gayeye Ulaşalım!
Oradayız zaten, ne ulaşması?

Bu süslü hakikat oyununu bozmanı dilerim.
Yoksa çok yanar, çok acır, çok çekersin!
Benden söylemesi…

NİETZCHE GÖZÜNDEN HRİSTİYANLIK VE İSLAM

Haçlılar, aslında önünde diz çökmeleri gereken asil ve yüksek bir kültüre (İslam’a) karşı savaş açmışlardı.

Haçlılar, aslında önünde diz çökmeleri gereken asil ve yüksek bir kültüre (İslam’a) karşı savaş açmışlardı.

Eğer İslam, Hristiyanlığı küçük ve hakir görüyor idiyse böyle görmekte bin kez haklıydı: Çünkü İslam, insanı yüceltir ama putlaştırmaz…

Hristiyanlık bizi, kadim dünyanın kültürünün mahsulünden mahrum bırakmıştı. Üstelik bununla da yetinmemiş daha sonraları bizi İslam kültürünün mahsulünden de mahrum etmişti. Aslında bize, Grek kültüründen de, Roma kültüründe de..

Esasta temel meseleler açısından daha yakın olan bizim duygularımız, zevklerimiz, seçimlerimize daha doğrudan hitap eden İspanya’daki o harikulâde İslam kültürü ve İslam kültürünün eşsiz birikimi (Endülüs Medeniyeti) ayaklar altına alınarak çiğnenmiş, yok edilmiştir.
İyi de, neden? Nedeni şuydu: Çünkü İslam kültürü, asil bir kültürdü; çünkü İslam kültürü, kökenlerini, temellerini insan fıtratına borçluydu; çünkü İslam kültürü, İspanya’daki Müslüman hayatının nadir bulunan, nefis hazinelerinin üzerinde bile hayata evet diyordu!

Haçlılar, estirdikleri o toz bulutunun ortasında aslında önünde diz çökmeleri gereken diz çökmekle daha iyi bir yapmış olacakları bir şeye karşı, asil bir kültüre karşı, bizim bugünkü 19. yy kültürümüzle mukayese edildiğinde bizim çağdaş kültürümüzün, kendisini İslam kültürünün yanında son derece “yoksul” ve oldukça “geç kalmış” bir kültür olarak görebileceği böylesine asil ve yüksek bir kültüre karşı savaş açmışlardı. Haçlılar, ganimet peşinde koşuşturuyorlardı hiç şüphesiz ki. Çünkü Doğu, İslam dünyası, zengindi.

Yüksek kültür tarihinde, Alman aristokrasisi neredeyse yok gibidir. Bunun nedenini tahmin etmek hiçte zor değildir: 1- Hıristiyanlık 2- Alkol İki büyük yozlaşma ve çürüme aracı…

O yüzden bu meselede tıpkı bir Müslüman ile bir Yahudi’yle karşılaşıldığında olduğu gibi, İslam ve Hıristiyanlıkla karşılaşıldığında da ne tür bir seçimin yapılması gerektiği açıktır. Karar geleceğe dönük olarak verilmelidir. Burada yapılacak seçim şu ilkeye dayanmalıdır:

Kişi ya Çandala olmalıdır ya da olmamalıdır…
Roma’yla kılıçla savaşın!
İslam’la barışın ve dost olun!

BAZEN İÇİNİZ YANAR

Bazen içiniz yanar
Bazen kalbiniz kanar
Ve bazen gönlünüz ağlar
Damlalar içeriye içeriye akar
O an biri duysa diye geçer içinizden
Duysa ve arasa, nen var dese mesela
Belki bi mesaj iletse hatta
İletse de söndürse birikmiş hüzünlerin bir türlü küllenmek bilmeyen kor ateşlerini!

Bazen kimse aramasa, mesaj atmasa da bi kitap, bi ekran, bi yayından bi söz değse gönlünüze, değse de titretse istersiniz. Titretse, dindirse çalkantıyı, bitirse yangın körüğü fırtınaları Ne bi arayan, ne mesaj. Ne bi yerden bi cümle, bi söz yansıması. Donmuştur her şey! Niye?

Söz birliği etmişçesine neden susar herkes?
Neden samıt kesilir sözler, yazılar, mesajların raks ettiği bunca âlem?
Vakit tamamdır.
Ümit bile olmamalıdır o buluşmada.
Rabbin, bana dön demiştir çünkü.
Dön demişse kapanır tüm kapılar, kesilir tüm akışlar, kör olur tüm bakışlar!..

İnsanlardan ümit kesince mi İnsanların Rabbine döner insan?
Kapılar yüzüne kapanınca mı çalar kalbin kapısını?
Akış kesilince mi diner gönül sancısı?
Bakış kapanınca mı içe döner gözler?
Geldim Rabbim!
Geldim, epey geç olsa da!
Bağışlar mısın bu hadsizi?
Ağırlar mısın yoksa?!..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.