Değiniler- 238

Değiniler- 238

KENDİNLE BARIŞ! DOĞRU TAVSİYE Mİ BU?

“Kendinle Barış, mutlu ve huzurlu ol” diyorlar.
Sakın ola ki kendinle barışma dostum!..
Çünkü kendim dediğin yapı gerçekte sen değilsin.
Senin, Kendim adını verdiğin şey oluşmuş düşüncelerinden doğan sanal kimlik.
Ve o sanal kimliğin senin gerçeğinle zerre kadar alakası yok!

“Kendini Tanı” mı?
“Sen düşünceden ibaretsin” mi?
“Düşüncelerini değiştir hayatın değişsin” mi?
“Bakış değişince akış değişir” mi?
Hepsi de insanlığın dolap beygiri misali tekrarladığı ama gözleri bağlı olduğu için yerinde dönüp durduğunu fark etmediği anlayışların demeti…

Kendini Tanı!
Hangi kendim?
Kendim dediğim; nasıl duygulandığım, nasıl düşündüğüm, ne tür alışkanlıklar ve zevkler edindiğim mi? Bunları mı tanımalı? Bunlar tanınınca mı hakikate varılacak? Bunlar tanınınca mı denge kurulacak? Emin misiniz sahi?

Sen düşünceden ibaretsin!
Gül düşünürsen gül, diken düşünürsen diken olursun. Dünyanı düşüncelerin yaratır. Tamam, güzel görünüyor. Ya sonra? Düşünceden ibaret olduğumu fark ettim, düşüncelerim değişti, durumlar da değişir mi? Hepsi bu mu yani yapılacak olanın? Ciddi misiniz?!

Düşüncelerini değiştir, hayatın değişsin!
Ne kadar kolay değil mi?
Gerçekten düşünce değiştiğinde iş biter mi?
Bu güzel söylemin altında kaçırılan bir yer, esas can alıcı bir nokta yok mu acaba?!..
Bunu niye sormaz birileri?

Bakış değişince akış değişir!
Çok güzel ve bir ölçüde gerçek bir söylem.
Olayı acı görürsen üzülürsün, normal görmeye çalışırsan acı diner, hadi bir de huzurlu görmeye geçersen bitti gitttiii… Bu kadar basitse nedir bu milletin çektiği? Kaçırılan yeri neden göremiyoruz?!..

“Kendinle barış” derken sana aynı zamanda “Şu ana kadar oluşmuş kimliğinle birleş ve bütünleş” deniyor. Birlik, bütünlük huzur verir doğru. Tamam, da bütünleşeceğimiz yapı ne kadar biz ve ne kadar bize ait? Ve ne kadar bizim hakiki varlığımız? Sorum kötü mü? Bozuldun mu?

Doğduk, bir şey bilmiyorduk. Aşama aşama öğrettiler. Öğrettikçe kodladılar, kodladıkça kayıtladılar, kayıtladıkça saf gerçeğimizden kopardılar. Aile, okul, çevre, tahsil, kültür, medeniyet adına bizi bizden alıp bizden kendilerince bir kimlik yarattılar. Onunla mı barışalım?!..

Kendini Tanı! Neyi? İşte canım kendini gözle, düşüncelerini, eylemlerini, hal- hareketlerini duygulanımlarını seyret ve kimliğini tanı! O ben miyim? Elbette sensin! Yalancısınız! Hepiniz o biçim yalancısınız! O ben değilim, o sizin bana biçtiğiniz kimlik! Ve sahtekarsınız!..

Neden mi sahtekârsınız?
Bana biçilen, bana öğretilen, beni kalıpları içinde bir sanal benliğe mahkûm eden yapıyı, dar kalıbı, o sıkma elbiseyi; kendini tanı adıyla bana yeniden süslü gösterip pazarlıyorsunuz!
Benle alakası olmayanı ben gösterdiğiniz için sahtekârsınız siz!..

Uzatmadan kaçırılan esaslı noktaya gelelim. Yaşam neye göre?
Oluşmuş veri tabanına göre! Oluşmuş veri tabanı da bir çeşit hafıza.
Düşünce, duygu, bakış, bilgi ve tecrübe denen eylemler deposu.
Düşünüyorum derken depodaki bilgileri işleyerek değerlendiriyoruz, farkında mısın?

Düşündüm düşündüm, aha da buldum!
Buldum valla yeni bir şey buldum!
Otur yerine! Sen hiçbir şey bulmadın!
Gelen bilgiyi depoda yüklü bilgilere göre değerlendirdin, eski iplerden -güya- farklı halı dokudun, yeni imalat diye bizi de kendini de kandırıyorsun! Yapma! Kandırma!..

Duygularımı, tepkilerimi tanıdım, farklı bir duruşa geçtim.
Nefret ve sevgimi kontrol eder hale geldim.
Neye göre kontrol ediyorsun?
Bilinçlendim ona göre!
Yanılıyorsun! Duygularını duygusal hafızana göre biçimlendiriyorsun!
Duygusal tepkilerin yenilenmedi senin! Yenilenemez!

Esaslı nokta; “Oluşmuş Hafıza Deposu”na göre yaşıyoruz. Kaçınılmaz olarak.
Oluşmuş Hafızaya göre düşünüyor, eyliyor, üretiyoruz.
Oluşmuş Hafızaya göre öğreniyor, olanın üstüne koyuyor, bina çıkıyoruz.
Ve tüm bu oluşmuş hafıza sahteliğine Kendim diyoruz!
O halde ne yapalım?!..

Kendinle aranı ayır dostum!
Düşüncelerinle aranı ayır!
Duygularınla aranı ayır!
Eylemlerinle aranı ayır!
Kendim dediğin seni tanımlayan ne varsa Boşluk bırak arada.
Mesafe koy onlara!
Koy ki içine girip kendilerini sana sen gibi sunup kandıramasınlar seni!
Basit yolu ne bunun?!

Basit yolu; “Tam da bu, işte istediğim bu” diye üzerine atlayacağın ne varsa onlarla arana zihinsel mesafe koyman! Olumlu değerlendirdiklerini benimsememen!
“Olmaz, olamaz, olmamalı” diye isyan ettiklerin varsa onlarla da arana mesafe koyman!
Olumsuz saydıklarını da itmemen!

Özetle; düşünceni, bilgini, alışkanlığını, bakış açını değiştirmen yetmeyecek.
Hatta hiçbir şeyi değiştirmeyecek bu yöndeki çabaların.
Sen, düşüncelerini oluşturan düşünce deposunu fark edip onunla arana mesafe koymadıkça!..

Ne diyordu Hz. İsa? “Anayla kızını, baba ile oğlunu ayırmaya geldim.”
Ana? Duyguya, hayale, soyuta, manaya, gizeme dönük hafıza depon senin…
Baba? Maddeye, somuta, planlamaya, eyleme dönük hafıza depon senin…
Hz. Muhammed’e iman; İslam’a teslimiyet ne ile başlıyordu?

LÂÂÂÂ! HAAAAYIIIIRRR!
Dikkat ettin mi, Şehadet; Şahitlik, Tanıklık İnkârla, Retle, Ayırmayla başlıyor!
Tanıklık ne? Olaya dışarıdan bakmak! Yani olayla, durumla, oluşanla kendini ayırıp öyle bakmak!
Allah Alllaahh!
Kendini Tanıma sakııın!
Lütfen Ayır, Kendinle aranı ayııır!

COŞKUYLA ÖLMEK

Bana derler ki “ Verenin malı artar”
Ben de derim ki “Malım artsın diye vermek, vermek midir, almaya hazırlık mı ?!..”

Bana derler ki “ Öyle bir ver ki, sağ elin verdiğini sol elin görmesin, bilmesin” Ben de derim ki: “Peki bu sağ elleriniz nasıl bu kadar meşhur oldu?..”

Ah ilim, ah irfan… Çin’de misin, şu ihtiyar kadının dizinde misin, teneffüs zilinin ipinde misin, okul bahçesinin dibinde misin, farz mısın, sünnet misin, domatesli pilavın tutmuş dibinde misin?…

İnsan kendindeki her kötünün bir fazlasını katlanılmaz, iki eksiğini de mükemmel bulur. Buna inancım tam.

Kalp gözün maşallah açık ama o da ileri derecede hipermetrop. Allah kalp gözü vermiş, size hep verir, ama sarı noktalı, astigmatlı ve görme bozuklu verir.

Mesafe almak diye bir şey yokmuş, mesafeyi anlamak varmış. Bu bir günde de olabiliyormuş, bir ayda da; işte o mesafeyi anlamak bir baş dönmesi, bir arayı ne ile dolduracağını bilememek, anladığının kat’iliği ile yeni yere kesin yerleşik olmak…

Düşünmeye başlamak kederlenmeye de başla¬makmış, bu nasıl ne vakit oldu, onu da bilmiyorum.

Hayata yerleştiğimi hiç hissetmedim. Evime girdiğimi hiç hissetmedim. …Öyle baygın, kendi kendime yana yatmış, sanki belli belirsiz bir kan sızdırarak duruyordum….

Tercih edilmemek ve tercihleri anlamamak beni hiçbir tercih yapamayan yaptı

İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir. Yarın ya da öbür gün ya da gelecek ay ölecek olsam benim ne derdim olabilirdi ki… Dert; yaşamaktır!..

Kendim, kendimin yanına geçmeye hazırlanıyordum. Önce kendimi bulmam lazımdı. Ara ki bul, nerde, kim, bir ömür aramışsın şimdi mi bulacaksın?

Malum, devir cahilin daha cahile “Üstadım” diyerek kendi üstatlığını sağlam kazığa bağlama devri.

Bir şeyin aslını aramanın yüzde doksanı, bulamamaktır. Bulmak da, bu yüzde onu kimseye anlatamamaktır.

Her hâli ve bakışıyla dünyaya ve dünyanın şu çağına “Evet, buradayım ama ben sizlerden değilim,” bakışı ile bakardı.

Hayat rüyadır derler. Benim hayatım hiç rüyaları¬ma benzemedi. Hayatıma benzemeyen her şey rüyam oldu

Hâlâ sağım ve ölme coşkumu yitirdim. Artık öldüğümde ya hastalıktan ya ihtiyarlıktan öleceğim. Bunu düşünmek beni için için eritiyor, ölümden artık utanıyorum

Ayrı olmak memleketimizde çok zordur. Ölümle bile ayrılamazsın, adamı ahrette arar bulur, mezarda perşembe geceleri ziyaret ederler. Günahını bile ayıramazsın.

İhtiyar coşkusuz ölür, genç eğer ölürse coşkuyla ölür. İtiraf edeyim, gençken ölmeyi çok isterdim. Coşkuyla ölmek isterdim. Kendi gözümde kendim ancak böyle tam ve gerçek olabilirdim.

Anladım ve hissettim ki aldatıldığım an tanrıya yakın ve müteselli olduğum andı…. Aldatılmada insandan umudu kesmenin eşsiz huzuru vardı. İnsandan kesilen umut, tanrıya yaklaştırıyordu… Anladım ki anlayacak bir şey yok! İşte bildim, işte bittim.

(Okuduklarınız Şule Gürbüz’ün Coşkuyla Ölmek eserinden notlardı)

 

HAYATTAN DERS ALIYORUZ DA NASIL ALIYORUZ?

İnsanlar, yaşam deneyimlerinden ve özellikle acı, bela, imtihan, travma tabir ettikleri zorluklardan ders aldıklarını böylece hayat akışlarını değiştirdiklerini söylerler. İncelemeler göstermiştir ki insanlar; kendi psikolojik eğilimleri paralelinde bunlardan ders almaktadırlar.

Çoğu insanın “Bir olay yaşadım, hayatım 180 derece değişti, ben bir başka ben oldum” dediği değişimler dahi kişinin veritabanı, bilgi, ilgi duygu birikimine göre gerçekleşmektedir. Yani köklü değişim dediklerimiz bile, yerleşik kişisel algıların hükmü altında yaşanmaktadır!..

Daha açık söyleyelim mi? Sen, hayatımda devrim yaptım, yenilendim, kendimi bir başka insana dönüştürdüm iddianla kendine yalan söylüyorsun. Yerleşik Kendiliğinin, seni bir başka şekilde sana göstermesine sen devrim, dönüşüm, sıçrama adı veriyorsun. Ne diyordu bilge atalar?

* İnsan 7’sinde ne ise 70’inde de odur
* Katranı eritsen olur mu şeker, cinsini öptüğüm cinsine çeker
* Can çıkmayınca huy çıkmaz
* Huy canın altındadır
* Huylu huyundan teneşirde vazgeçer
* Alışmış, kudurmuştan beterdir

Son sözü Âlemlerin Şahına bırakalım… Bak ne buyurmuş? “Bir dağın yerinden kayıp gittiğini duyarsanız inanın; bir insanın huyunun değiştiğini duyarsanız inanmayın!” (Hadis) Gerçek bu, kendini çok kasma olur mu? Değişim, dönüşüm, yenilenme söylemlerinin de çok gazına gelme! Kendini fazla hırpalama güzelim. Gerçek işte bu!

JURNAL

Din, Aşk ve Şiir… Boşlukta yuvarlanan insanın bir yıldıza uzattığı merdivenler… İnanamayanlann inananlara sataşmasında muhakkak bir parça kıskançlık da var. Keşke bütün insanlar aynı tanrıya inanabilseydiler. O zaman dünya cennet olurdu.

Sevmek yaşamaktır. Böceklerden kehkeşanlara uzayan bir sevgi. Bütün kainatı, kainattan daha büyük bir yaratıcıyı sevmek hem de ruhun ölmezliğine inanarak. Yani ebediyet ölçüsünde bir sevgi. Dinsizlerin ölümü insanı tahammül edilmez bir yalnızlığa sürüklemekten başka neye yarar?

Mağarasının duvarları arasında meçhul küvetlere yalvaran ilkel insan, atom devrinin zındığından daha mı az akıllıydı? Bilmiyorum ama daha bahtsız değildi. İnanmayan adamın ebleh gururu! Hangi bilgimiz en ilkel dinin naslarından daha sağlam?

İnanan, bedbahtlığından bahsederse yalan söyler. İnanan için bedbahtlık yoktur. Bağlandığı ağaçta yamyam tamtamlarını dinleyen misyoner, Roma’nın bütün hunhar ve sadist imparatorlarından daha mesuttur.

Ey müminler, saadetinizi gölgeleyen tek ıstırap, inanmayanlara karsı duyulan merhamet olmalıdır…

Dante Cehennem’i anlayamamış Dostum. Cehennem; hatıralann küllenmesi, ümitlerin susması. Cehennem; haykıramamak, ağlayamamak. Cehennem çöl değil, kuyu: sularında yıldızlar pırıldamayan kör bir kuyu cehennem. Çölde yıldızlar konuşur, rüzgâr konuşur…

Ne kadar cesur olursak olalım, yokluk bizi ürkütüyor. İz bırakmadan silinmek, bir kurbağa gibi gebermek, bütün rüyalarımızla, bütün acılarımızla yok olmak… İnsan zekası bu kadar trajik bir sonu zor kabul ediyor….

Vücudumuzu aşmak, ‘ben’in dar ve sevimsiz geometrisinin ötesine geçmek, sonsuza yönelmek, bir insana sarılmak, hatıralarda yaşamak… İşte Aşkın, Dinin ve Kahramanlığın kaynakları.

Tarih; galiplerin yazdığı bir kitap. Zafer; arkasından bıçaklanan masum düşmanların cesetleri üzerine atılan yapma çiçeklerden bir çelenk.

Kendini tanımak… Her an eriyen, dağılan, dumanlaşan sonra tekrar eski biçimine gelen, ıstıraplarının hatırası ile aynı rüyaları, hayalleri, dilekleriyle değişik bir varlığı, serabı gölgeyi, dumanı tanımak.

Kopmaktan korkuyorsun; yapıştığı kayadan sökülmek istemeyen midyenin korkusu, mahallesinden uzaklaşınca kuyruğunu bacakları arasına alan köpeğin korkusu..Ama yaşamak kopmak demek, doğum bir kopuş, bir parçalanış…

Hayata kollarımızdan zincirli, zaaflarımızdan çiviliyiz.

Yaşamak yaralanmaktır. Yaralanmak da güzel.

Tabiat yaratmak için yıkmak zorunda. Fırtınalar, zelzeleler, seller… Yaşamak; Öldürmektir! Ya kendini öldüreceksin ya başkalarını. Ya kendine kıyacaksın ya başkalarına. Başkaları kim? Bizden birer parça. Her ölenle bir parça ben de ölürüm…
İnsanlar birer gölge, konuşan, gülen, inleyen ve eriyen birer gölge. Toprak nasıl emerse suları, zaman da bu gölgeleri öyle yutuyor…

Sürü ile acı çekmek, acı çekmemek gibi bir şey. Sürünün terk ettiği hasta bir koyun olmak güç…

Bulutlara benzer duygular: turuncu, erguvan, beyaz. Bir rüzgâr sürükler hepsini. Bulutlara güven olmaz. Çiçeklere benzer duygular: gönüllerde yıldız yıldız açılır, meyve olur, ağaç olur; nesiller dinlenir gölgesinde: muzaffer alınlarda taç olur.

Çiçeklere benzer duygular, kuytu bir bahçede açan çiçeklere. Gözyaşlarında kanatlanır yaprakları, kalbinin kanıyla şafaklaşır. Ağlayınca açar o çiçekler, gülünce solar. Kuşlara benzer duygular. Nereden gelirler bilinmez. Kâh çığlık çığlıktırlar, kâh sesleri işitilmez.

İnsan belki de kâinatın en garip macerası. Ama ister en şereflisi olsun, ister en rezili, bilinen varlıklar içinde düşünen yalnız o. Neden kendi tezatlarını halletmiyor? Neden kucağında yasadığı dünyayı cehenneme çevirmektedir?

*
İnsan ruhu, İblisle Rabbin mübareze (teke tek vuruşma) meydanı. Şer, varlığımıza sülük gibi yapışan yabancı bir nesne.

Veren; mükâfat düşündüğü anda tefecidir.

Türkiye’de yaşanmaz diyenler; Türkiye’yi yaşanmaz hale getirenlerdir.

Kitap; kâinata açılan kapı.
Ruh, yazının icadından sonra ölümsüzleşti.
Piramitler ahmak bir taş yığını.
Granit homurdanır, mermer gülümser.
Yalnız kitap konuşur…

Kitap binlerce yılın ötesinden gelen ve binlerce yıl öteye taşan ses. Kitap bütün peygamberlerin mucizesi. Eflatun’u barbardan ayıran okumuş olması. Hepimiz maddenin mağarasına zincirliyiz. Kitap mağaramıza akseden ışık.

Her büyük adam, kucağında yaşadığı toplumun üvey evladıdır.

İnsanı toplum yaratır. Hangi toplum? İnsan toplumla tam bir uyuşma halinde olduğu zaman tarihi yoktur. Doğar, yaşar, ölür. Tarihi yaratan, bireyle kalabalık arasındaki anlaşmazlık, yani dram daima bir çelişmenin eseri…

Bireyle toplum kaynaştığı zaman ilerleme yok olur. Beraber otlayan, beraber geviş getiren adsız bir sürü vardır sadece… Toplum, kendine benzemeyen bir çocuk doğurduğu zaman onu beşiğinde boğmaya kalkar. Boğarsa mesele yok. Boğmazsa ya diz çöken bir isyankâr ya da topluma diz çöktüren bir cebbar gelir; Sezar, Napolyon, Hitler gelir… Toplum çok defa gübredir. Zambakla o çürümüş köklü bitki arasında yakınlık arayabilir miyiz? Toplum; insan biçimlendiren gübre…

Kaderimizi çizen toplumdur, fakat ona ırzımızı teslim ettiğimiz anda erimişiz, tükenmişizdir. Denizdeki herhangi bir dalgayız. Dalgaların tarihi var mı?!..

Istırabın özeti çıkarılamaz! Trajedi ise sayfa sayfa yazmak ister.

Çiftleşmek solucandan gergedana kadar her boydan aktörün katıldığı bir komedya… Soluk almak; abdest bozmak gibi. Ne güzel, ne çirkin. Hepsi de Bedenselliğin Ruha taktığı zincir…

Ruha dişlerini geçiren Bedensellik… Ruh, Bedenselliğe burunsalık taktığı ölçüde ruh. Köpek gibi Ruhun peşinden gelmeli iskelet, hırlamamalı, havlamamalı. (Burunsalık; köpeğe ısırmaması, buzağıya anasını emmesi için takılan ağız kafesi)

Bedenselliğim çöller kadar susuz. Ama bu hasretin, bu isyanın, bu tecessüsün homurtularını boğan başka bir hasret, başka bir isyan, başka bir arayış ve merak var: Kafamınki…

Geçen yıl içinde bir takım ümitlere kapıldım
İtiraf edilen veya edilmeyen ümitler
Hiçbiri gerçekleşmedi
Ama herhangi bir felakete de uğramadım
Bu yıl hayatımın kötü yıllarından biri sayılmaz
Çok zaman kaybettim
Çok zaman ve biraz ümit
Yaşamak da bu galiba

İnsanları eskisi kadar sevmemek.
İnsanları ve eşyayı.
Galiba ölmek de bu…

Bence insanı insan yapan: feragati, başkalarıyla kaynaşabilmesi, başkaları için yaşayabilmesi. İnsanın keneden farkı bir dâva uğrunda fedakârlığı göze alabilmesindedir. Ve Ölebilmesi. Kendini bir dâvaya vermek. Hangi maymun, hangi robot bu imtiyazımıza ortak olabilir? Ve sevmek.

Avam için Din, kendi gibi düşünmeyeni yok etmek hürriyetidir. Ünlü biri “Dinim; Kinimdi” diyor. Kinle bağdaşan bir din, din olmaktan çıkar…

Ağaç kökü ile yaşar.
İnsan da öyle.
Geçmiş gövdemiz.
Geçmişten koptuk, Geleceğe de bağlanamadık.
Ne Avrupa’yız, ne Asya…

İnsanı sümüklüböcekten ayıran yiğitliktir. Yalnız karnını doyurmak, yalnız soyunu devam ettirmek için değil, gerçek insan daha güzel bir dünya yaratmak için, kendini aşmak için, gözyaşlarını dindirmek için yiğittir.

İnsan fetihtir, isyandır!…
Goril başını kaldırdığı için insan oldu.
Dört ayaklıyı kâinatın efendisi yapan bu dikiliş!
Hazır oyuncaktan hoşlanmaz bu çocuk.
Cinlerini de, tanrılarını da kendisi yaratır.
Kâh bir masal denizinde süzülen bir yelkenlidir, kâh…

Yarası olmayan yaşar, yaratamaz!
Yazmak, gelecekte yaşamaktır.
İnsan bazen kılıçla yontar hayalindeki dünyayı, bazen kalemle…
Gerçek aşklar da sessizdir…

Sevgi, mermeri Venüs’leştirir, dudaklarında kan dolaşır taşın ve kalbi çarpar…

Vazife… vazife. İnsanın tek vazifesi vardır; Mesut olmak ve mesut etmek. Bunların ikisi aynı şey.

Ve biliyorum ki iki yaralı kalp sağlam bir kalp eder.

İnsanla hayvan arasındaki fark şu: insan sever. Hayvan insiyaklarına boyun eğer. İnsan sevdiğini yüceltir. Aşk, bütün ıstıraplarıyla, bütün hazlarıyla insanın icadı.

Kendini dalgalara terk et, bir kayaya yapışan midye olmaktan kurtul. Köpük ol, inci ol. İnsan yosun olmak için yaratılmamış.

Her insanda en az bir düzine insan var. Uyuyan ve uyandırılmak istenen bir düzine insan. Bunların hangisi biziz? Şartlar o bir düzine insandan birkaçını davet ediyor sahneye. Onları görüyoruz. Asıl insan ışıklar altında boy göstermeyendir. İnsanları olduğu gibi kabul etmek? Yani tiyatrodaki aktörü benimsemek. Garip bir davranış…

Bunun sonu ne olacak diyorsun. Yarım saat sonrasını biliyor muyuz? Sonradan bize ne? Hayat bir parça da sonunu bilmediğimiz için güzel. Heyecanları ve sürprizleriyle güzel…
Kelimeler bir zırh, bir kabuk, bir kale
Yaralanmamak için konuşuyoruz
Kelimeler bir hançer, bir diş, bir tırnak
Yaralamak için konuşuyoruz
Kelimeler bir bulut
Görünmemek için konuşuyoruz
Güftesini anlamadığın bir ninni kelimeler
Denizin uğultusu gibi…

Kadın gözleriyle sorar ve beklediği cevabı alamayınca ölür ve öldürür!
Peki, beklediği cevabı alırsa?
Yeniden sorar kadın
Cevap cümle değil, harekettir
Kelimeler birer oyuncak onun için
Göğsüne takacağı iğneden daha değersiz bir oyuncak…

Kâinat bir ateş deniziymiş my darling
Yavaş yavaş kabuk bağlamış
Gözyaşları her alevi söndürür
Kadın seziş demektir my darling!
Seziş, çırpınış…
Kadın feragat, sevgi, merhamet demektir…
Sevmiyorsa, acımıyorsa, kin duymuyorsa…

Münakaşada zafer, mağlup olanındır…
Yenilmek zenginleşmektir…
Bilmediğinizi öğreneceksiniz
Ve ego denen köpek havlamayacak…

Bakışlarını iç dünyasına çeviren insan, şuurun mağarasında kendi gölgesiyle karşılaşır…

Bir başkasının uyanıkken gördüğü rüyalardan zevk almak için bir başkasını çok sevmeliyiz…

İinsanları sevmek için onlardan kaçmak gerek…
Ben kütüphanedeki insanları seviyorum.
Onları sevdiğim için dışardakilere de muhabbet besleyeceğimi vehmediyorum.
Ama her temas yaralayıcı. Kılıç yarası değil bu. Tırnak yarası…

Hiç görüşmedik. Onu tanımıyorum da. Ama İstanbul’un bilmediğim bir semtinde böyle bir insanın soluk alması, beni hayata bağlayan minnacık ibrişim tellerinden bir tanesi…

Kendi hayatımız çok defa herhangi bir romandan daha yabancı bize. Farkına varmadan yaşıyoruz, tırmalanınca gözlerimiz açılıyor.

Kitap bir limandı benim için
Kitaplarda yaşadım
Ve kitaptaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim.
*
Aşka giden yol daima dikenlidir. Aşka ve kutsiyete.
Bir alev denizinden geçilerek varılan vuslat, gerçek vuslattır.

(Büyük Bilge Cemil Meriç’in Jurnal eserinden notlar okudunuz)

Cemil Meriç'in Kitapları ve Hayatı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.