Değiniler- 240

Değiniler- 240

HAMURUMUZDAKİ İKİ MAYA; İTAAT VE BAĞLANMA

İnsan doğasının derinliklerinde çok güçlü bir “İtaat ve Bağlanma Güdüsü” saklıdır. Her insan, az veya çok kendisinden daha güçlü, kendisinden daha bilgili, kendisinden daha ileri görüşlü bir insana bağlanmak ve ona itaat etmek ister. Hemen hiç kimse bundan istisna değildir…

“Ben hiç kimseye ve hiçbir şeye bağlanmam, kula kulluk etmem” isyan ve iddiasıyla kafa tutanlar da buna dâhil. Onlar da insanın derin bilinçaltında mevcut İtaat ve Bağlanma güdüsünün emrindedirler. Neden bunda iddialı ve ısrarlıyım? Neden, nasıl ve niçinini açalım o vakit…

İnsan, isyan ederken, karşı çıkarken, muhalefet ederken, aykırı davranırken dahi birilerinin zihninden doğan fikir, yayılan doktrin, empoze edilen bakış ve yönlendirmelerin etkisi altındadır. İsyan ediyorum diyen; isyan fikrine bağlanan ve ona itaatle bağlanandır aslında…

İtaat ve Bağlanma güdümüzün başlangıcı dünyaya gelişimize kadar uzanır. Anne babaların çocuklarının yaramazlıklarından şikâyet ettiklerini sıkça duyarsınız. Peki çocuklarının hep itaat ettiğinden şikâyet eden anne- baba duydunuz mu hiç? Bu soruyu lütfen ciddiye alınız.

Mesela şöyle bir anne; “Ay şekerim, kızıma tabağını bitir diyorum, hemen bitiriyor.” Veya şöyle bir baba; “Oğluma diş fırçalamadan yatma dedim, harfiyen yapıyor.” Anne Babalar; evlatlarının itaatlerinden hiç şikayetçi değiller nedense? Peki ya bunun ileri yaşlara yansıması?

İtaat edersem seviliyorum, itaat edersem ödüllendiriliyorum, itaat edersem takdir görüyorum koşullanmasıyla yetişen nesiller; ileri yaşlarda da hep itaat edecek idol kişilikler, bağlanacak ideal fikirler arıyor. Buluyorlar da. Kimi Taraftar oluyor kimi Muhalif. İlla buluyorlar…

İtaat ve Bağlanmanın ilişkilerdeki versiyonları da hayli ilginç. Hemen her koca, karısını bir parça Annesi görmek istiyor. Hemen her kadın kocasında Babasını da görmek istiyor. Hasta mı bunlar? Hayır değiller, çocukluktan yüklenilen itaat- bağlanmayı olgunlukta da arıyorlar.

Ya sevgiler? Seni seviyorum! Açılımı; sana tapıyorum, sen de bana tap! Ben de seni seviyorum; bana tapman hoşuma gidiyor, ben de sana tapıyorum. İtaat? Bağlanma? Sevgiler karşılıklı itaat tatminine dönüşmüş! Köle-Efendi Tiyatrosu. Ne kadar sürer? Biri daha çok sömürene kadar!

İtaat- Bağlanma güdüsü grup, cemaat, dernek, akım, partiler oluşturmaya vb versiyonlarıyla da ortada. Burada da insanların ilginç bir inkâr ve tepkileri var. Mesela birine deyin ki siz lidere tapıyorsunuz? Cevap anında gelir; Haşa Allah’tan başkasına tapmayız biz. Yerseniz…

Deneyin mesela, dini bir grubu hararetle savunana deyin ki mürşidinizi, üstadınızı, hocanızı adı neyse işte onu put edinmiş, bağlanmışsınız! Derhal o gruptaki serbestlik, özgürlük, hak genişliği gündem edilir. Test etmek kolaydır, önder bildiklerini azıcık aşağılayın! Ne mi olur?

Önce ilmî, insanî, dinî söylemlerle savunma geliştirilir. Tapma yok, ilme hürmetliyiz. Hem onda Hakkı gördük. O bir ayna! Hakkın güzel yüzü… Daha ileri gider zorlarsanız dışlanmadan aşağılanmaya bir dizi sıkıntıya hazır olmanız gerekir. İtaat eden, boyun eğdiğini yedirmez size!

İnsan doğası budur. Siz hala ben bu itaat- bağlanma sarmalı dışındayım mı diyorsunuz? Değilsiniz ama haydi öyle kabul edelim. Size sevimli gelenleri listeleyin, bir de sevimsiz gelenleri. Şimdi söyleyin; ikisine de kalbiniz eşit mesafede mi? Kesinlikle değil. Sözde eşit.

Sevdikleriniz? Bağlandıklarınız, bağlanma eğiliminde olduklarınız, bi şekilde varlıklarından haz alıp sizinle daim olsun istedikleriniz. Sevdikleriniz; İtaat ettikleriniz işte! Sevmedikleriniz? Bağlanamadıklarınız, direnç gösterip uzak tuttuklarınız, benimsemedikleriniz? Onlar?!

Onlar da bağlanmama, benimsememe, karşı olma, uzak durma biçiminde kendinizi konumlandırdıklarınız. Onların gerçeği? Sevmediklerinize de itaattesiniz! Sevgi kadar Nefret de bir bağlanma türü değil miydi? Pozitif itaat Sevgi; Negatif itaat Nefret! İyice düşün bunu!..

İtaat- Bağlanma doğamızda var. Boyun eğmeden, tapınmadan, yüceltmeden duramıyoruz. Diyor ki, “Dinin gerçeğini öğrendikten sonra Ateist oldum. Dogmalar beni bağlamaz. Ben bilimsel yoldayım artık.” Ne diyor? Anladınız, aslında “İtaat türümü değiştirdim” diyor, inanın hepsi bu.

Dün dogmalara itaat ediyordu, bugün bilimsel verilere. Dün vaazlarla coşuyordu bugün evrim konferanslarıyla. Dün ritüelleri vardı bugün ritüelleri yoksa da felsefi okumaları ve bilinç eğitimleri var. Ne değişti? Kaçırmayın, itaat aynı itaat, bağlanma aynı bağlanma!

Sözün burasında bir Kur’an ayetinin tam da yeri geldi. Ne diyordu Rabbimiz? “Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi; böylece ona ve yerküreye dedi ki: “İsteyerek veya istemeyerek gelin.” İkisi de: “İsteyerek geldik” dediler.” (Fussilet-11)

“İsteyerek veya istemeyerek gelin” denmiş, itiraz etmeksizin isteyerek gelmişler, itaat etmişler… İsteyerek gelme; Pozitif İtaat. İstemeyerek gelme; Negatif İtaat. Her ikisini de isteyerek yapma; varlığın doğasında İtaat- Bağlanmanın zaten mevcut oluşu. Yandı mı lambalar?!

Şimdi sorayım mı? İsteyerek itaat ettiklerin ve istemeyerek itaat ettiklerin? Benimseyerek bağlandıkların, Reddederek bağlandıkların? Sevgi adına kutsayarak itaat ettiklerin, Nefret adına dışlayarak güdümüne girdiklerin? Ve bir soru daha…

Pozitif itaat; sevgi, ilgi ve yakınlıkla beslediklerin? Negatif itaat; nefret, kırıklık ve uzaklıkla beslediklerin? İkisini de hem besliyor, hem ikisinden de besleniyorsun! Alkışladıkların kadar aşağıladıklarının da güdümündesin! Farkında mısın?

İtaat doğamızda varsa, negatifi de pozitifi de bizi kuşatmışsa ne yapmalı? Bilinçlenmeli! Ne yaparsak yapalım düşünerek, ölçüp biçerek, illa Aklı devreden çıkarmadan, Duygulara prim vermeden değerlendirmeli ve ondan sonra karar almalı. Yolu bu. Yoksa?

Yoksa emin olun ki hemen hepimiz telkine, hipnoza, propagandaya, dolduruşa getirilmeye, gaz verilmeye açık varlıklarız. Hipnoz edenler, eskisi gibi gözünüzde saat sallamıyor. Telkin, özel odada verilmiyor. Enformatik bilgi bombardımanı olarak her an, her gün üstümüze yağıyor!..

Ne diyordu Tevfik Fikret? “Huzur; Sevgi ve Nefretin ötesindeki âlemin adıdır.” Senelerce sorguladım, nefret tamam da sevginin niye ötesi olsun huzur? Sevgi kötü mü? Yıllar içinde öğrenecektim; biri pozitif, biri negatif bağ, ama ikisi de bağ. Daha açığı boyunduruk işte…

“Taraftarlık ve Karşıtlıktan uzak durun” dedim dostlarıma. Uzak durun ki hipnoz olmayın! Ne yani göz göre göre haksızlığa susalım mı dedi bazıları. Haklısınız, yanıldım dedim çekildim geri. Fark etmek istemeyene ne verilebilirdi ki?!

Ey hamuru itaat ve bağlanma olan zavallı insancık! Elin mecbur, isteyerek veya istemeyerek itaat edecek, boyun eğeceksin madem, madem ki kaçarı yok, son söz sana; bari farkında olarak yap bunu olur mu? Sevildiğini unutma! Sevgim (sana bağ ve itaatim) Bakidir, çaktırma!..

BOŞLUK BIRAK

Harlaya gürleye akan coşkun bir ırmak; akışına direnen ağacı kökünden sökmek, karşı duran kayanın altını oymak, önünü kesen duvarı aşındırmak için olanca gücüyle yüklenir. Kopup üzerine düşen dalları, suyuna dökülen çiçekleri, içine karışan saman çöplerini başı üstünde taşır.

Kendisine direnç gösteren ağaçları kökünden deviren, duvar ve setleri yıkan, kaya ve taşları yerinden oynatan o coşkun akışın; dala, çiçeğe, saman çöpüne hiçbir zarar vermemesi; üstüne üstlük onları kendi akışına, seyrine dahil ederek denize ulaştırması düşünülesi değil midir?!..

Irmaklar, seller, taşkınlar dirençleri kırıp önlerinde çerçöp ederken çerçöpe hiçbir zarar verememeleri her zaman seyredebileceğimiz sıradan oluşlar. İnsan da doğanın bir parçası ise? İnsan, ciltler dolusu kitaplar ve ezber hitaplardan önce doğadan/oluştan ibret almalı değil mi?

Teslimiyet diyor büyükler ve bizim büyük kültür mirasımız. İslam teslimiyet diye özetleniyor. Modern enerji çalışmaları akışa bırakmak öneriyor. Nasıl direniyor insan? Yan gelip yatalım mı? Allah çalışana verir! Emeksiz yemek olmaz! Boş vermişlik dine de aykırı! Ah insan ah!

Direnmezsen Kimliğini kaybedersin! Kendim sandığın Kimliğini! Kimliğin -ki onun Ego olduğunu kabullenmesen de- o Kendin olarak sana kendini sunarak dirençten besleniyor. Sen de bu zokayı yutuyor sonra da dinden, mantıktan, ilimden deliller buluyorsun onun direnç ateşine, hırsına!

Direnç diyorum ona ben ama sen Çaba diyorsun! Gayret diyorsun! Hakkım diyorsun! Hakkın gereği diyorsun! Yaşamın Gereği diyorsun! Yaşama bakalım mı? Ne oldu direnenlere? Taşkınlar, seller, ırmaklar; direnen ne ağaç bıraktı önünde, ne duvar, ne köprü, ne ev, ne taş ne toprak!

Temel Korkun? Direnmezsem kimliğimi kaybederim! Kimlik? Ego, sanal ben, nefs, fani kişilik, toplumca giydirilmiş anlam paketleri! Direnmeyen kimliğini kaybetti mi? Suya düşen dal, çöp, kum, çakıl eridi mi? Direnen kimliğini korudu mu sahi? Yakın zamanda Selleri izledin di mi?

Avcılar tüfekle ördek vurur, keklik vurur, tilki, kurt, tavşan ne varsa öldürebilirler. Sinek vurduklarını duydun mu? Ya kelebek? Ya arı? Varlık iddiasını varlıklarıyla ortaya koyan; ısrarla gösterenler mi avlanıyor ne? Kasırga çatılar yıkıyor da serçelere dokunmuyor! Ne garip!

Fikir, tespit ve keşiflerimi ısrarla ve hatta canhıraş biçimde savunduğum dönemlerde uğradığım bir zat şöyle demişti: – Korkarım ki yoğun sınavlar göreceksin evladım. Çünkü İddialısın! Her iddia ispat ister! İddia; mahkemede kurulur; ispat hâkime sunulur. Umarım beraat edersin.

O günlerde kulak arkası etmiştim. O yaşlardaki her ilim sevdalısı gibi klasik laflardı bunlar benim için. Belki de eskiler yenileri kıskanıyor, çekemiyordu. Hayat öğretti! Hayat hep öğretir zaten! En çok da kime öğretir bilir misin? İddiası, inatla savundukları olana! Niye?!.

Çünkü her İddia; bir Dirençtir. Her iddia bir meydan okumadır hayata! Her iddia, bir ispat, bir hüküm, bir tetkik, bir duruşma ve bir mahkeme çağrısıdır… İddiasıyla direnmek hayata? İddiasıyla kafa tutmak akışa? İddiasıyla reddetmek sünnetullahın rutin gerçeğini öyle mi?

Irmaklar, rüzgârlar, seller, kasırgalar, dalgalar nasıl da aşındırdı ve aşındırıyor yeryzünü değil mi? Direnenler? Önlerine kattıklarını yerlerinde hiç bırakmayanlar bozdu ve değiştirdi onları. Ya üstlerine aldıklarını? Denize taşıdılar, yolculuk keyfi ve seyir huzuruyla.

İslam; Teslimiyettir. Hayat; Teslimiyettir. Gezegenler, niye güneşe tabiyiz demeden dönerler. Ağaçlar, topraktan hiç şikayetlenmemiştir. Hayvanlar, bitkiler, yerdeki ve göktekiler hep teslim ve hep razıdırlar kendilerine biçilen konuma! Akılları yok öyle mi? Sen öyle san!

Aklın seni hepsine üstün kıldı? Direnç, iddia, hırs, doymazlık ve aymazlıkların da aklından? Mahlûkatın en asili ve en iyisi sensin? O zaman niye kendi kendini yakıyorsun diye sormazlar mı adama? Nedir bu içinde yanan cehennem? Niçin ellerinle kendine zehir etmek hayatı? Ha?!

Kasırgalar kökünden söktü ağaçları. Yeşil çimlere şifa güçlü kasırga esintisi. Ağaçlar kırık, dallar dökük; çimenler gürbüz ve canlı. Seller önüne dikileni yıktı. Direneni sarstı temelden. Dirençsiz yüzeylerden öylece akıp gitti. Doğaya bakmaz mısınız? Ayetler var böyle di mi?

Nasıl teslim oluruz mu? Kendim dediğinle arana mesafe koy! Boşluk bırak kendim dediğinle! Bırak ki boşluk yutsun; eritsin, yok etsin onun direnç, iddia, hırs, alınganlık, kırıklık, eziklik, kompleks ve içerlenmelerini! Allah; Âmâda! Âmâ; suretsiz, biçimsiz, kimliksiz Boşluk!

Boşluk bırak; kendim ve hayat dediğinle! Olaylar, kişiler, oluşlarla arana! Önce Düşüncelerim, Kimliğim, Kendim dediğinle boşluk bırak! Allah; Âmâda! Âmâ; Boşluk! Ne direnç var boşlukta, ne iddia, ne duruş! Boşluk işte! Salın boşluğa!

Benim biraz Doğa, biraz Doğallık biraz da Tasavvuf ve Din üzerinden anlatmaya çalıştım Teslimiyet, Dirençsizlik duruşunun anahtarı kavramı “Boşluk Bırakma” yaklaşımını; en güzeliyle Sinan Ergin’in Canlı Yaşa kitabında bulabilirsiniz.

Fotoğraf

 

EBTER SADAKA

– Zenginler neden küçük küçük hayır yapar ve neden belli dönemlerde gösterişli olur bunlar?
– Küçük küçük hayırdan kastın?
– Mesela Ramazanda poşet poşet kumanya, kutu kutu gıda dağıtmak yüzlerce aileye. Veya cep harçlığı türünden burslar vermek onlarca öğrenciye
– Ne var bunda?
– Şimdi takıldığım şu. Fakir, gıdaya muhtaçsa verilen kutu veya poşet gitse gitse bir ay gider.
– Nesi kötü bunun?
– Kötü demedim, verilen gerçek manada derde deva oluyor mu? Olmadığını düşünüyorum
– Arızasın sen! Bir yere getireceksin ama ne? Çıkar dilinin altındaki baklayı!

– Evinde yemek pişmeyene Ramazanda ver, göstere göstere kapıya bırak hatta video çek, hayır yarışı kılıfında kendini kandır, riyayı perçinle!
– Haklısın. Ama esas diyeceğin bu değil sanki
– Diyeceğim şu, Ramazandan sonra? Haydi oldu diyelim, damla damla susuzluk giderilir mi?!

– Mesela öğrenci bursları. Fabrikatör veya bir vakıf burs verir. Cep harçlığı kadar. Öğrencinin derdine ilaç değil. İlginç olan; öğrenci sayısı çok, burs miktarı az. Oysa daha az öğrenciye, tüm eğt. ihtiyacını giderecek kadar burs niye verilmez?
– Ramazan Kumanyalarında nasıl bu?

– Yüzlerce eleman çalıştıran fabrikatör yüzlerce poşet yapar. Semt semt dağıtır. Dedim ya olsa olsa bir aylık. Bunu, yüz aileye bir aylık vermek yerine on aileye bir yıllık verse olmaz mı? Neden yapılmaz?
– Daha başka?
– Dahası ve esaslı sorun var elbet
– Onu aç, onu bekliyorum

– Yüzlerce poşet gıda saçan patrona bakalım. Fabrikasında çoğunluk asgari ücretli. İşçisini doyurmuş mudur ki etrafa saçıyor?
– Doyurmamış mıdır?
– Kesinlikle hayır
– İşçiye niye gıda desteği yapmaz diyorsun?
– Evet, neden yapmaz?
– Yapıyor belki
– Biliyorum yapmıyor!
– Eeee?

– Yüzlerce öğrenciye çerez parası kabilinden burs veren dernek, vakıf, şirket; niye öğrenciyi muhtaç halde tutar da daha az öğrencinin tüm eğitimini karşılayacak parayı vermez?
– Düşünülesi!
– Neden kumanya veren; işçisinin ücretini arttırıp en azından emrindekini tam doyurmaz?!

– Bak şimdi, her sene Ramazanda gıda verilen yüzlerce aile. Sayıları azalıyor mu?
– Hayır tam aksine artıyor
– Her sene mini burslar verilen binlerce genç. Bilim insanı, kâşif, büyük düşünür çıkıyor mu onlardan?
– Hayır çıkmıyor. Tamam da bursla, kumanya ile ne alaka be birader?

– Çok alaka! Çok güçlü alaka hem de
– Aç o zaman, lafı döndürme de açık söyle!

– Güdük, bilir misin?
– Bilirim, birebirden fazla vermeyen, gelişimi kısıtlı gibi anlamında
– İsrail Tohumu gibi. Ekersin, yeni tohum vermez. Seneye bir daha alırsın. Güdüktür.
– Sadaka ile ne alaka?

– Her yıl kumanya dağıtım ritüeli tekrarlanır. Fakirlik aynı fakirliktir, azalmaz, katlanarak artar. Durmadan öğrenci bursları verilir ama öğrenci hep muhtaç, hep eziktir; atak yaptıracak gençlik enerjisi harekete geçmez! Niye?
– Sahi niye?
– Böylesi bir bağış anlayışı yüzünden!

– Pes yani! Çekinmesen diyeceksin ki bizim gibi ülkeleri geri bırakan bu sadaka anlayışı! Çekinmesen diyeceksin ki fakirlikten sadaka veren zengin, eğitim kalitesi düşüklüğünden burs veren sorumlu! Pes yani pes!..
– Köpürdün ama diyeceğimi dedin. Aynen öyle…
– Yapma dostuum!..

– Yardım, nasıl geri kalmışlık sebebi olur ya? Burs, nasıl eğitim kalitesini düşürür?
– Dinle! Dedem tarlaya tohum atar bire on bire yüz alırdı. İsrail’in güdük tohumları geldi geleli birebirden fazla yok!
– Orası doğru!
– Kumanya ve Bursta da tekrarlanan bu işte!
– Nasıl? Ne bu?

– Benim bu duruma verdiğim ismi ve bulduğum kavramı en sonda söyleyeceğim. Kumanya alanlar ertesi yıl azalıyor mu?
– Hayır, artıyor
– Burs alanlar
– Onlar da
– Peki işçi patron ilişkisi huzurlu mu?
– Değil
– Zengin ve Ücretli kesim arası nasıl?
– Hırs ve kin dolu!
– Sadaka?
– ?!

– Sadaka belayı def eder hadis var?
– Var
– Sadaka ömrü uzatır, huzur-sürur verir de var?
– Var
– Bela def olmuyor, ömür huzurlu ve barış içinde geçmiyorsa sorun nerede?
– Sadakada mı?
– Korkma korkma söyle!
– Sorun sadakada! Hazmedemiyorummm
– Edeceksin, toparlıyorum
– Lütfen

– Güdük Tohum var di mi?
– Güdük Hayır- Güdük Sadaka da var
– Evet
– Sadakalar güdük. Burslar güdük. Yardımlar güdük Güdükten bire on/yüz/bin bereket fışkırır mı?
– Hayır!
– O halde söylüyorum “EBTER SADAKA” veriyoruz ve her işimiz EBTER kalıyor!
– Ebter Sadaka! Bu nasıl laf ya?

– Evet, bizim gibi dindar toplumların fark edemediği bu. Ebter Sadaka vermek. Ebter Sadaka; ne ondurur ne öldürür; ne huzur ne bereket getirir!
– Ebter Sadaka! Hazmedemiyorum! Ama kavram çok çarpıcı! Ebter; soyu kesik bereketsiz demek. Biz şimdi sadakalarla mı kesiyoruz önümüzü?

– Ebter; soyu kesik, bereketsiz! Hazmedemiyorum deme! Durum açık, işçine verme mahalleye saç! Bir öğrenciyi ihya etme, yüzlercesine harçlık at ama öğrenci de fakir de aynı kalsın!
– Bari sadaka verene Yahudi deme!
– Demem
– Ebter Sadaka! Sarsıldım
– ….. …..

ŞİMDİNİN GÜCÜNE SIĞINMAK

Eğer yalnızken kendinizle huzur içinde değilseniz, bu huzursuzluğu örtmek için bir ilişki arayacaksınızdır. Huzursuzluğun o zaman bu ilişki içinde bir başka biçimde ortaya çıkacağından emin olabilirsiniz ve siz büyük olasılıkla bundan partnerinizi sorumlu tutacaksınızdır.

Önce kendinizi yargılamayı bırakırsınız, sonra da partnerinizi. Bir ilişkide değişim için en büyük katalizör, partnerinizi, yargılama ve herhangi bir biçimde değiştirme ihtiyacı duymadan, olduğu gibi kabul etmektir. Bu sizi hemen #Ego nun ötesine götürür.
Siz kendinizi geçmişe giderek bulamazsınız. Siz kendinizi şimdi’ye gelerek bulursunuz. Istırap ve acının zaman kavramına, geçmiş ve geleceğe, ihtiyacı vardır. O Şimdi’de barınamaz. Zaman olmadan hiçbir ıstırap, hiçbir olumsuzluk varlığını sürdüremez.

Zaman hiç de değerli bir şey değildir, o bir illüzyondur. Ama ‘Şimdi’, o gerçekten değerlidir. Siz zamana yani geçmiş ve geleceğe ne kadar odaklanırsanız, en değerli şeyi yani ‘Şimdi’ yi o kadar kaçırırsınız…

Siz büyürken kendinizle, kim olduğunuzla ilgili- kişisel ve kültürel koşullanmanıza dayanan- bir zihinsel imaj oluşturursunuz. Buna hayalet benlik, ego diyebiliriz. Tüm sorunlar zihnin illüzyonlarıdır. Öfkenin olduğu her yerde, daima altta yatan bir acı vardır.
Her bağımlılık kendi acınızla yüzleşip onu aşmayı bilinçsiz olarak reddetmekten kaynaklanır. Eyleminizin sonucuyla ilgilenmeyin, dikkatinizi sadece eylemin kendisine verin. Sonuç kendiliğinden gelecektir.

Geçmişte belli şeyler istediğiniz gibi olmamıştır. Siz hala geçmişte olup bitene direnmektesinizdir ve şimdi de olana direnmektesinizdir. Umut devam etmenizi sağlar, ama umut sizi geleçeğe odaklanmış halde tutar.

Ve umut adlı bu odaklanma şimdi’yi yadsımanızı ve dolayısıyla da mutsuzluğunuzu sürdürür. (Umut geleceğe dönüktür, Şimdiden insanı kopardığı için örtülü mutsuzluk sebebidir. Evet, iyi anlamalı, umut; mutsuzluk sebebi!)

Sevgi bir var’lık halidir. Sevginiz dışarda değil, içinizin derinliklerindedir. Siz onu asla yitiremezsiniz ve o sizi terk edemez. O bir başka bedene, bir dışsal forma, birine bağlı değildir.

Şu anda içimde ne olup bitiyor? Bu soru size doğru yönü gösterecektir. Ama onu analiz etmeyin, sadece izleyin. Dikkatinizi içinizde odaklayın. Duygunun enerjisini hissedin. Bir duygu mevcut değilse, dikkatinizi daha derinlere, bedeninizin içsel enerji alanına yöneltin.

O (bedeninizin içsel enerji alanı) Var’lığa açılan kapıdır. Şu anda içimde ne oluyor? diye sorabilirsiniz. Eğer içinizi yoluna koyarsanız, dışarısı da yoluna girecektir. Esas realite içinizde, ikincil realite dışınızdadır.

Siz dönüşüme uğradığınızda, bütün dünyanız da dönüşüme uğrar, çünkü dünya sadece bir yansımadır.

Eğer başkalarındaki bilinçsiz davranışa direnir ya da savaşırsanız siz kendiniz bilinçsiz hale gelirsiniz. Bir şeyle savaşırsanız onu daima güçlü kılarsınız. Başkaları üzerinde güç sahibi olmaya çalışmak, güç kılığında zayıflıktır. Gerçek güç içimizde, ona şimdi ulaşabiliriz…

Direnmek zayıflıktır, güç kılığına bürünmüş korkudur. Egonun bilmediği, sizin ancak direnmeyi bırakarak incinmeye açık hale gelerek gerçek incinmezliğinizi keşfedebileceğinizdir. Bazen bi şeyleri oluruna bırakmak, onlara sarılmaya, uğraşmaya göre kat kat daha güçlü bi eylemdir.

Siz olana teslim olduğunuzda ve böylece tümüyle anda-mevcut olduğunuzda, geçmiş artık herhangi bir güce sahip olamaz. Zihin tarafindan örtülmüş olan Var’lık âlemi o zaman açığa çıkar. Birden, içinizde büyük bir sessizlik ve çok derin bir huzur duygusu ortaya çıkar.

Ve o huzurun içinde büyük bir sevinç vardır. Ve o sevincin içinde sevgi vardır. Ve en içteki çekirdekte kutsal, sınırsız, sonsuz, isimlendirilemez Olan vardır.

“Sizin geçmiş olarak düşündüğünüz şey, eski bir Şimdi’nin zihinde depolanmış anısıdır. Siz geçmişi hatırladığınızda bunu Şimdi’de canlandırırsınız. Gelecek ise hayal edilen bir Şimdi’dir. Geçmiş ve gelecek tek başına bir realiteye sahip değildir.

Onların realitesi Şimdi’den ödünç alınmıştır. Geçmiş, şimdiki zaman üzerinde en ufak bir güç sahibi değildir.

Dikkatinizi bedende mümkün olduğunca çok tutarsanız Şimdi’de demirlersiniz. Böylece kendinizi dış dünyada kaybetmez kendinizi zihninizde kaybetmezsiniz. Düşünceler ve duygular, korkular ve arzular hâlâ belli bir dereceye kadar orada bulunabilir, ama sizi ele geçirip yönetemezler.

Olana teslim olduğunuzda, böylece tümüyle anda mevcut olduğunuzda geçmiş artık herhangi bir güce sahip olamaz. Zihin tarafından örtülmüş olan Varlık âlemi o zaman açığa çıkar. Birden, içinizde büyük bir sessizlik ve çok derin bir huzur duygusu ortaya çıkar.

Özgürlüğün başlangıcı sizin “düşünen” olmadığını idrak etmektir. Siz düşüneni izlemeye başladığınız anda daha yüksek bir bilinç düzeyi harekete geçer. O zaman düşüncenin ötesinde engin bir zeka aleminin bulunduğunu o düşüncenin onun sadece minik bi veçhesi olduğunu fark edersiniz.

Ayrıca, gerçekten önemli olan her şeyin -güzellik, sevgi, yaratıcılık, sevinç ve iç huzurunun- zihnin ötesinden kaynaklandığını da fark edersiniz. Böylece uyanmaya başlarsınız.

Kendinizi huzur içinde olmadığınız için bağışlayın. Siz huzursuzluğunuzu tamamen kabullendiğiniz anda, huzursuzluğunuz huzura dönüşür. Tamamen kabul ettiğiniz herhangi bir şey sizi ona, huzura kavuşturacaktır. Bu teslimiyet mucizesidir.

Bazı insanlar için teslimiyet olumsuz çağrışımlar yapabilir; yenilgiyi, vazgeçmeyi, yaşamın zorluklarıyla başa çıkamamayı, uyuşuk hale gelmeyi vs. ima edebilir. Ancak, gerçek teslimiyet tamamen farklı bir şeydir.

O içinde bulunduğunuz duruma pasif bir biçimde katlanmak ve o konuda hiçbir şey yapmamak anlamına gelmez. O plânlar yapmayı ya da olumlu eylemde bulunmayı bırakmak anlamına da gelmez…

Teslimiyet, yaşam akışına karşı koymak yerine ona izin vermeyi içeren basit ama çok derin bir bilgeliktir. Yaşam akışını deneyimleyebileceğiniz tek yer Şimdi’dir, öyleyse teslim olmak şimdiki ânı koşulsuz, çekincesiz biçimde kabul etmektir. Olana içsel direnmeyi bırakmaktır…

Aydınlanma yolculuğunuzda tek önemli adım şudur: zihninizden ayrılmayı onunla özdeşleşmemeyi öğrenmek. Düşünce akışımızda bir aralık bir boşluk yarattığınız her seferinde bilincinizin ışığı güçlenir.

Soluk alıp verişinizin farkında olun. Havanın bedeninize giriş çıkışını hissedin. İçsel enerji alanınızı hissedin. Zihnin hayali projeksiyonlarının tersine gerçek yaşamda başa çıkmanız gereken tüm şey bu andır. (EchartTolle “Şimdinin Gücü Uygulama Kitabı” ndan notlar okudunuz…)

ŞİMDİ'NİN GÜCÜ - UYGULAMA KİTABI VE KİTABI - ECKHART TOLLE | Nadir Kitap

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.