Değiniler- 242

Değiniler- 242

“ÇEKİM YASASI” VAR, “İTİM YASASI” YOK MU?

Belli değerleri kabulünüz haline getirir de muhatabınıza değişmez prensipleriniz olarak hissettirirseniz; kendi ellerinizle onu size karşı resmî, sahte ve samimiyetsiz davranmaya itersiniz. Çünkü kalıplar insanı zorlar ve her zorlayan da etrafında itici, sığ bir hava oluşturur…

Sevgi; bir anlamda sevilene göre esneme kabiliyeti gösterebilmektir. Güçlü sevgi; kural- kabullerin üstünde gelişir ve onların itici, sığ, zorlayıcı havasını kırar, yumuşatır. Sevgiyi, prensiplerle yaşamaya kalkanlar kaybederken prensipleri sevgide eritebilenler kazanmışlardır.

Samimiyetsizlik, sahtelik üzücü ve yıkıcıdır. Resmiyet isteyen etrafına duvar örerken etraf da ona olduğu gibi olmama, içtenlikli davranmamayı benimser. Kim yaptı? O sana samimiyetsiz, sahte, soğuk öyle mi? Yoksa?!.. Neyi, kimi nasıl çektiğini veya ittiğini fark edene ne mutlu!

Mutlu olan; kalıplarını yeri, zamanı ve muhatabına göre esnetebildiği için mutlu oldu. Mutsuz olan; “Olmalı ve Olmamalı” kelimeleri arasına sıkıştırarak kutsadığı ve esnemeyi kendini inkar saydığı kalıpları yüzünden mutsuz oldu. Aslında kimse kimseye bir şey yapmamıştı…

Esnersen kötü mü hissedersin? Prensiplerim deyip üstünü bazen din bazen ahlak bazen çağdaşlık bazen medeniyetle cilalayıp dondurduğun kalıplarını az gevşetsen yıkılır mısın? #15 Temmuz Şehitler Köprüsü fırtınada 1.5 m. ye yakın esniyor! Ne Yıkıldı ne kırıldı! 48 yıldır ayakta!

Çekim Yasası diyorlar. Gerçekliğini artık herkes kabul ediyor. İtim Yasası var bi de niye demezler? Duygusala bağlayıp acılı arabesk demleyenlerin soğuk gerçeğini yüzlerine vurmamak için mi? Egolar üzülmesin diye mi? Sana yanlış yapıldı, mı Birilerini yanlışa itmiş olmayasın?

“Prensiplerim var” dedi delikanlı söz arasında. “Bazı konular kırmızıçizgim, katiyen değişmez” diye ekledi. Bilge kulağıma eğildi; “Ben göremem, yaşım geçiyor ama sen izle bunun hayatını. Çevresine gaddar bir zalim veya kendine kurban rolü biçen bir mazlum doğuyor!”

Esneklik dedim… Nabza göre şerbet ha, dedi. Adamına göre muamele öyle mi? Damarsızlık! Münafıklık! Ahlaksızlık! Kendime sahte olamam beeeen, diye de ekledi hararetle. Daha neler demedi ki! Üstelemedim. Yangınını sevenin ateşini söndürürsem üşürdü çünkü. Üşümesin diye sustum, sustum, sustum….

Çok şey söylemek var da kalsın.
İyisi mi şunu gönlünün bi köşesine yaz ve hep hatırla;
İnsan; Kalıpları kadar yanan ve yakan, Prensiplerince eziyet çeken ve eziyet eden!
Hayat; Esneyebildiğin kadar Cennet! Direndiğin kadar Cehennem!
Gevşe! Korkma dağılmazsın! Ölmezsin!

KENDİ PEŞİNİ BIRAKMAK

Severim toprağı. Bu sessiz, mütevazı, sakin deli şeyi, dedi. Hayat bundadır işte. Biz canlı mıyız bunun yanında? Onun için bundan yapıldık derler.
–Filozofsunuz galiba, papaz efendi?
–Hayır! Ne papazım, ne filozofum. İnsanım…

– Hiç dertlenir misin?
– O da neye?
– Yani ya, kederlenir misin?
– Bilmem öyle şey, ben cahilim…

İnsanlar korkunç şeylerdi. Garip gözleri vardı. Sabah sabah damlıyorlar; nasıl kazık atacağız birisine diye fırıl fırıl, yalnız hamallarla çuvalların gezdiği sokaklarda dolaşıyorlardır. Bütün mesela bir yere mal yığmaktı. Bütün mesele ötekini kafese koymaktı.

Şehri bırakıp gitmeliydi. Nereye olursa olsun. Bu şehri bırakmalıydı. Dağlarda yatmalı, subaşlarında garipler gibi su içmeli, köylerden ekmek dilenmeli, şehirli görünce yol değiştirip koşa koşa kaçmalı, samanlıklarda yatmalı, dağlardan üzüm çalmalıydı.

Şöyle bir bakıyor, kendini şöyle bir tartıyor. Hayır, hayır! Hiçbir işe layık değil. Hakkı var insanların… O, dünyaya hayretle bakmaya doğmuştur. Hiçbir şey anlamadan şaşırmaya doğmuştur.

– Ulan! Serserilikten vazgeçmedin gitti.
Serserilikten değil kendimden geçtim ama dert anlatamıyorum. Kimi:
– Bilirim seni, hınzır, gene kimin peşindesin kim bilir? diyor.
Kendi peşimi bile bıraktım.

“Kendi Peşini Bırakmak”tan bahsediyor Sait Faik.
Anlayana, Yaşamak nasip olsun!

“DOĞRU OLAN” VE “İYİ GELEN” ARASINDA İNSAN

İnsanlar genellikle kendileri hakkındaki “Doğru”yu değil, kendilerine “İyi Gelen”i duymak ister. Kendimiz hakkında söylenecek doğru; soğuk ve rahatsız edicidir. Kabulü de hazmı da zordur. Bu yüzden ilişkileri güzel sürsün isteyen “doğru” ve “iyi gelme” farkına dikkat etmeli…

Kendimiz hakkındaki doğrular; ameliyat neşteri gibi algılanacaktır. Henüz olgunlaşmamış zihin; bıçak altına yatmaktan elbette kaçınır. Acı verici kesin tedavi yerine iyi geleni; yani ağrı kesicileri (uyuşturucu) tercih eder. “Doğru”lardan “İyi Gelen”e kaçış benliği rahatlatır…

Samimi talep, ısrar olmadıkça hiç kimseye onun hakkındaki Doğruları- Yanlışları söylemeyiniz. Hatta ima etmek bile rahatsız edici olabilir. Talep edenin halini dikkate alınız; ne pahasına olursa olsun doğruyu mu istiyor; iyi gelenle rahatlamak derdinde mi? Bu çok önemli!

Muhatabını dikkatle takip eden, samimi olarak tanıyan; onun doğrulara mı yoksa iyi gelene mi dönük bir zihin taşıdığını zaten bilecektir. Her zihin, kendi yapısınca arayışa çıkar. Her arayan aradığını bi şekilde bulur. İnsana seviyesince hitap, arayana aradığını vermek esastır.

Yöneldiği alandan bahsediyordu. Bilimsel temeli olmayan, altı boş, efsane ve mitlerle yoğrulmuş, çoklarının ilim sandığı bir alandan. Boş bulunup “Temeli yok, orada oyalanma” dedim. “Ama bana iyi geliyor, çoklarına faydalı hem” dedi. İşareti almıştım, hemen konuyu değiştirdim…

Bana iyi geliyor? Bununla ısınıyorum, gönlüm hoş oluyor, içim ılıyor ve hem de coşuyorum, yaşam enerjim artıyor… Dikkat edin, iyi gelen şeyin doğruluğu gibi bir derdi yok, doğru arkaya atılmış bu ifadelerde. Kendince haklı mı? Tabii ki. Ona iyi geliyorsa bize de ne oluyor ki?!

Yorulmuş, bıkmıştı sorunlardan. Dayanamıyordu artık. Neyi göremiyorum? Nerede tıkanıyorum? Anlayamadığım ne, dedi. Samimi ifadelerdi bunlar… İyi geleni değil, kendi hakkındaki doğruyu istiyordu. Söyledim. Ne mi dedi? “İç sesim söyledi hep bunu ama direndim senelerce. Dinleyeceğim seni”

Doğruları iç sesimiz hep söyler bize. Hem de hepimize, her an, her saat söyler. Çünkü Rabbimiz hiçbirimizi başıboş bırakmamıştır. Ama işimize gelmez! Doğrumuzu söyleyene bundan kızarız biraz da. Kaçtığımız iç sesi yüzümüze vurdu diye! Ne garip değil mi şu insanoğlu?

İyi Gelen ve Doğru? İyi Gelen; ısıtıyor, duygular kaynıyor içten içe… Doğru; ışıtıyor, akıl- mantık ve sağduyu ile aydınlanıyor insan… Güneş ısıtır, Ay ışıtır. Ay Işığı geceleri serindir. Üşütebilir insan. Cehennem de sıcak değil mi? Ateşi seven bi yanımız mı var ne?!

Cennet serin. Kendisi hakkında doğruya talip olan; doğruya göz- kulak kesilen şöyle bi müjde duyacak ta özünden: “Ey Ateş, Ona serin ve selamet ol” Kendisine iyi gelenle uyuşmak, kendi kendini kandırmaktan uzaklaşıp doğruyu görme seferine çıkmak cesaret istiyor. Ya Nasip!

FREKANS ÇIPLAKLIĞI VE YALAN

Sözlerin enerjisi vardır. Kulaklar sesleri, zihinler kelimeleri duyarken bilinçler, sözlerin frekansını algılar. Yalan Sözün enerjisi düşüktür ve hemen muhatap bilince yansır. Kısacası adına beyaz denen bazı yalanlarla muhatabınızı değil sadece kendi kendinizi kandırırsınız.

İyi ama ben bu beyaz yalanları zaman zaman dost ve arkadaşlarıma da söylüyorum; ses etmiyor, tepki vermiyorlar mı dedin? Dost ve arkadaşlığın hakikisini yaşayanlar, dostlarını bozmak, mahcup etmek istemezler. O yüzden frekansını aldıkları yalanı yutmuş gibi görünürler. Anladın?!

Ne diyordu Nicola Tesla “Evrenin sırlarını bulmak istiyorsanız enerji, frekans ve titreşim cinsinden düşünmelisiniz.” Her şey frekans cinsinden işliyorsa kapalı, sırlı, örtülü bir şey var mıdır evrende?! Hiçbir şey saklanamazken insan insandan neyi saklayabilir ki?! Mümkün mü?

Sen sen ol “Onu kırmamak için beyaz bir yalan söyleyiverdim işte, ne var bunda sanki?” diye konuyu hafife alma! Mesajlarına saatlerce, telefonlarına günlerce dönmediğine ‘sessizde kalmış cep’ deme! Çünkü öyle desen de gerçek, frekans olarak arkadaşına çoktaaan gitti bileee!

Bazı dostlarını her şey iyi giderken ansızın yitirdiğin olmuştur di mi? Şaşırırsın, ona ne oldu anlamadım bile dersin di mi? Aslında ne mi olmuştur? Dostun, yalan frekansı alan dostun sabretmiş, bazı yalanları affetmiş, biriktirmiş, dolunca da kesip atmıştır. Kim yaptı sahi?

Beyinler, bilinçler, kalpler, gönüller en az hamamda yıkananlar kadar çıplak şu hayatta. Sakladığımız gerçekler de çıplak olarak yansıyor insandan insana; an be an, dem be dem. Olayın gerçeği bu! Bilesin istedim. Cep sessizde kalmış deme, o an sen önceliğim değildin de olur mu?!

BULAN; ÖYLECE KALA KALAN

Gökyüzü aydınlandığında yön bulmak için yıldızlara yönelmezsiniz. Yönelseniz de göremezsiniz. Ayın büyülü, şiirimsi şavkı da yoktur artık. Yıldız güzellemeleri ve mehtap bestelerine ilgi gösterememek size donukluk gibi mi geliyor? Gelmesin, esas akışkanlığınız şimdi başlıyor…

Aydınlık ortalığı kapladığında herkes kendi işine bakar. Gece yürüyüşüne çıkanlar, yıldızlara minnet duyup aya sevdalanırken gündüz aydınlığında yürüyenler güneşe ne şiir yazar ne de minnet duyar. Güneş akıllarına bile düşmeden yürürler aydınlık yollarda…

Kalbim mi katılaştı ne? Ağlayamıyor, içlenemiyor, duygulanamıyor, yönelemiyorum bir şeylere, bağlanamıyorum birilerine dedi orta yaşlara gelen hakikat sevdalısı. Bilge ona bakarak yanındakine fısıldadı; Sırf Kalp olmuş haberi yok!

İnsan sırf kalp olunca böyle olur. Atar durur tik tak tik tak. Robot gibi, makine gibi işler sadece. Robotta ne duygu, ne yöneliş, ne hüzün, ne hayranlık ne de içlenme! Robot veya makine! Ruhsuz ruhsuz işler işlemesi gerekeni, rutin ve öylece… Arayış zevktir ya bulmak?!

Bulanda ne sevinç ne hüzün
Bulanda ne keder ne coşku
Bulan; öylece kala kalan!
Bulan; hayretten de endişeden de uzaklara savrulan…
İster idim. Buldum ise ne oldu?!
Böyle mi diyordu?
Gecenin; ayın, yıldızların tadını çıkar yolcu!
Gök aydınlanınca hiçbirini bulamayacaksın!

KORKUYORUZ

Korkuyoruz… Düşünmekten ve Sevmekten korkuyoruz… İnsan olmaktan korkuyoruz… İnsan yerine bir yığın kuklalar yaratıyoruz. İnsana benzetirsek onlara acımaktan korkuyoruz. İşin içine bir defa acıma girerse ondan kurtulamamaktan korkuyoruz…

Yeni sözler, yeni yaşantılar bulacağımı sanıyordum. Bu acılar, yüreğimi paslandırmış oysa. Sevmek zor geliyor… Alışmamışım; yoruluyorum… Her an sevdiğimi düşünemiyorum…

İnsanlar tetikte, hatalarımızı bekliyorlar. Onlara güvenilemez. Yaşadığımız güzellikleri onlara anlatmaya gelmez, kıskanırlar, dostluk maskesi altında bizi yıkmaya çalışırlar…

Benim gibi okuyun. Her dedikoduya kulak kabartmayın. Benim gibi okusaydınız, kirli sokakları, yosunlu duvarları, çarpık taşlı binaları severdiniz. Tanışmadan severdiniz insanları. Birbirine benzemedikleri halde bir yanlarıyla derinde bir yerde aynı olduklarını görürdünüz.

Romanlarda, karikatürlerde ne kadar sevimli gösterirler insanları. Yalnız yaşarken kimse sevimli görmez bunları. Okurken, resme bakarken güler, severiz insanları. Acırız hatta… Ya birebir yaşarken?!

(Tutunamayanlar- Oğuz Atay)

VE YALNIZLIK

* Hayatın en fena zamanları insanın kendini beğenmediği zamanlardır…

* Ben yalnız ….’yi severim, o da beni sever. Severim. Niçin? Bunun niçini yok. O da beni sever, onun sevgisinin de niçini yoktur. İşte sevgi bu. Kalanı yalan. Kalanını biz uydururuz…

* Beğenilmek insanı avlar!

* …dayanamadım, içimden zamanlardan beri toplanıp kalmış olan acıları tatlı gözyaşları ile yıkadım…

* Biz namuslu insanlar zamanın kötülüğünden, ahlak düşkünlüğünden yana yana şikâyetler ettik Faika’ya, ablasına acıdık, Ayaşlıya, Fuat’a kızdık. Böyle konuşmak da bir ihtiyaç mı? Bilmem belki o çekiştirdiğimiz adamlar da bizim gibi oturup ortalığın ahlaksızlığından şikâyet ederler!

* Niçin her şey doğarken adama güzel görünüyor da ölürken çirkin? Sevmek, Sevilmek de boş! İnsan korkunç bir yalnızlık içindedir.

(Ayaşlı ve Kiracıları- M. Şevket Esendal)

BİR MUCİZE KATİLİ; ÜMİT

Ümit etmek! İyimser gelecek düşlemek. Şimdi’den Geleceğe kaçışın; Şimdi’yi yani esas yaşanması ve kanıksanması gerekeni inkâr etmenin sevimli, büyülü yüzüdür Ümit. Kendinden, varsayılan kendiye kaçış. Olandan, olması istenene kaçış. Olanı reddetmeye manevi kılıf geçirmedir Ümit!

Ümit ettiğin sürece olanı sindiremeyeceksin! Olan acı, çekilmez, can yakıcı, onur ve kalp kırıcı ise Ümit can simididir. Kandırıkçı Zihnin insana Egosunu fark ettirmemek; insanı kendi gerçeği ile yüzleştirmemek üzere uzattığı can simidi….

Ümide tutunduğumuz anda zihnin zokası yutulmuş, ego kurtulmuş; Hakikat halının altına süpürülmüştür. Oh misss. Gözüm kir görmesin de rahatsız olmayayım. Semiren ego? Öteye itilen Hakikat?! Canım kurcalama, bozma moralimizi, ümit iyidir iyi. Hem rahmetinden ümit kesmemeli, di mi?

Ümit ettiğin sürece kendinle de gerçekle de yüzleşemeyeceksin! Çünki yüzleşme şimdi, şu an, burada aynaya bakmak demek. Ümit; yarın, orada, çok sonra görmek istemek! Ertelemek yüzleşmeleri. Erteledikçe yüzleşmeye gerek kalmaz sanmak. Kir halının altında ise temizlendik saymak!

Ümitten de geçersek yaşamdan da vazgeçeriz diye bi korkun var di mi? Biliyorum var. Korku? O da varsayım değil mi? Vehim yani. Olmayanı var edip geri çekilme yani. Öyleyse? Yaşamayı niye kilitledin Ümide? İnsan ümitsiz yaşayamaz mı? Ümit fakirin ekmeği mi? Zenginin niye değil?

Zengin ümit etmiyor. Aklı, sağduyuyu, mantığı kullanıyor; ortamı değerlendiriyor ve bir oyundan ibaret şu hayatı kuralıyla oynuyor! Yenilmekten korkan oyundan kaçar! Oyundan kaçan realiteden kaçar! Ve her kaçan kovalanır biteviye, bi ömür ve hatta ölesiye….

Sana ümit etmemeyi öneriyorum! Hayal kurmamayı da. Bitiksen bitikliği, Yeniksen yenikliği, Eziksen ezikliği an içre duyumsamayı, hiç kımıldamadan sineye çekmeyi öneriyorum! Kimseye söyleme aramızda kalsın; Ümitten geçmeden Mucizeler oluşmaz! Çünki Ümit; bir mucize katilidir!..

ACELE

Aceleciyiz! Hem de çok aceleci. İstediğimizi muhatabımıza hemen söyleriz. Arzu etmişsek derhal eyleme geçeriz. Beklemek ıstırap, acele sevap sanki! Oysa birazcık beklemeyi seçebilsek, birazcık susmayı denesek, birazcık söyleyeceğimizi içimizde tutabilseydik. Ne mi olacaktı?!

Söylemek istediğini daha sen söylemeden muhatabın duyup cevaplayacaktı. Arzu ettiğini daha sen harekete geçmeden sana ikram edeceklerdi. Ve beklediğini, beklediğin şeklin çok çok fevkinde nice güzelliklerle sana teslim edeceklerdi. Aceleciyiz, hem de çok aceleci!..

Hani diyorsun ya, bu çağda mucize ve harikuladelikler göremiyoruz, hepsi eskide. Neden? Nedeni gayet açık. Acelemiz, çokbilmişliğimi, ölçüp biçmemiz, hesap etmemizden ve tüm bunlarla İlahi İkram ve Hazineyi de ellerimizle sınırlayıp kilitleme kibrimiz ve edepsizliğimizden…

Meczup şöyle demişti ziyaretimde; “Allah’a borç verenler”den misin, yoksa “Allah’ı kendine borçlandıranlar”dan mı? Ne tuhaf laf di mi? Allah’a borç ve Allah’ı kendine borçlandırmak?! Sustum… Bunu şöyle açıkladı meczup…

Çokları dua eder, iyilik yapar, ibadet eder, mahlûkata ihsan eder Allah’ın kendilerine verdiklerini. Hepsinin altında gizli beklenti, menfaat vardır. Hepsi isteklerinin olmasını ister. İşte bunlardır Allah’a borç verenler. Almak isterler karşılığını, almak için verirler zaten.

Bir de Allah’ı kendine borçlandıranlar vardır. Riyasız, hesapsız, beklentisiz yaşarlar. Acele etmezler. Beklerler öylece. Verdiler mi, meccanen verirler. Buldular mı, öylece ikram ederler. İbadet ve ihsanlarına karşılık beklemek mi? Akıllarından bile geçmez. Düşünemezler…

İşte bunlara borçludur Allah. Ve Allah, ödediğinde insan gibi ödemez. İkram ettiğinde insan gibi etmez. Verdiğinde insan gibi vermez. Yağdırır! Boca eder!.. Böyleleri işleyişi bilirler. Allah’ın huyunu bilirler. Ve bu bilinçle her daim ve afiyet ve huzur içindedirler…

Mucize, harikuladelik, beklenmeyen ikramlar nerede? Bana niye gelmiyor mu dedin? Aceleciliğinden olmasın? Ölçüp biçmenden, hesapçılığından olmasın? Kahrolası duygu- arzularının ateşini sürekli harlamandan olmasın? Onun hazinesini, kendi kafanın bütçesi ile sınırlamandan olmasın?

Acele ediyoruz! Ve acelemizle neler yapıyoruz neler! İşte ayet, Duy ve Gör ne yaptığımızı; “İnsan, İyilik için dua eder gibi Kötülük için de dua etmekte (hayrı ister gibi şerri de istemekte) dir. İnsan pek acelecidir.” (İsra-11) Hangi halinle neyi çağırdığını fark edecek misin?

Bak, işin püf noktasını ve sırrı fark eden Balzac ne demiş; “BEKLEMESİNİ BİLENİN HER ŞEY AYAĞINA GELİR”

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir