Değiniler- 243

Değiniler- 243

DAHA HUZURLU BİR HAYAT İÇİN

Hepimiz acınmaya layığız, ama kendi kendimize acımalıyız. Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir ki ne kendimizi bu kadar büyük, ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yok.

Hayat dediğin başka nedir zaten? Ben şuna inanıyorum ki, üç buçuk günlük ömrümüzü kendimize zehir etmemek için ne mazideki hayatımıza ve kaçırdığımız fırsatlara ne de istikbalin olmayacak hülyalarına kulak asmayarak bugünümüze hapsolup yaşamalıyız.

Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: ‘Dünyada neler gördünüz?’ dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki…

Kitaplar yeni tanıdıklarına karşı çok ketum olurlar. Bir kere de onlarla laubali oldunuz mu size malik oldukları her şeyi verirler ve onlar bizim isteyebileceğimiz her şeye fazlasıyla maliktirler.

İnsan asıl birisini sevdiğini anlayınca içinin de kâinatı alacak kadar genişlediğini görüyor. Sen bu karanlık ömrümün içine bir sevinç ışığı gibi, kurumaya yüz tutan ekinlere can veren bir nisan yağmuru gibi birdenbire geldin.

Saadet, hayatı olduğu gibi kabul etmektir. İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya üzerinde yaşanmaya değer. Ne olursa olsun. Hayattan fazla şeyler bekleme. Dünyada bir felaketin içinden en az zararla sıyrılmanın yolu hayata uymak muhite uymak hiç sivrilmemektir. (Okuduklarınız Sabahattin Ali’nin sözleri idi.)

ÖFKE, ÜZÜNTÜ, KORKU VB KOMPLEKSLERİYLE İNSAN

Her Güçlülük eğilim ve çabasının temelini bir güçsüzlük ve aşağılık duygusu oluşturur. Elindeki güçler bakımından içi rahat kimse bu tür taşkınlık ve zorbalıklara ihtiyaç duymaz.

Öfke nöbeti; güçsüzlük duygusu ve üstün olma arzusundan doğar.

Yakın çevresinde zayıf görüldüğünü düşünen, kendini ispat için öfke nöbetlerini kullanır. Böylece yakınları nezdinde kendinin önemli olduğunu hissettirir. Onlara acı vererek. Bunun zirvesi intihardır. İntihar; çevresini üzerek itibarsızlığın intikamını almaktır.

Çocuklar, incir çekirdeği meselede tuhaf ve anlaşılmaz inatlara neden girerler? Çocuk zayıflık ve güçsüzlüğünün bilincindedir. Güç göstermeli ve itibara alınmalıdır. En iyi güç gösterisi ve itibar aracı öfke nöbetidir…

İtibar ve Güç arayışının farklı bir versiyonu da sürekli Üzüntülü, Dertli tutum takınmaktır. Üzülen, derdini anlatarak iç dengesini kurmak, çevreden güçlendirici destek almak ister.

Ne var ki bir süre sonra üzüntü tutumunun kendine ilgi, destek sağladığını gören üzgün kişi; bundan güç devşirmeye, kendince bir üstünlük çıkarmaya, çevresine bununla kurduğu hâkimiyet üzerinden ego tatminine başlar. Bu tip üzüntü artık bi çeşit Kibir aracı olmuştur.

İç Dengeyi Sağlama, Güçsüzlüğü Yenme, Çaresizliğe Çare Bulma amacıyla ortaya çıkan Üzüntü, Dert Duygusu; yavaş yavaş asıl amacından saparak çevreden itibar görme ve insanlara hegemonya kurma aracına dönüşür.

Heyecan duymak; insani bir ihtiyaçtır. Öfke ve Üzüntü de bir heyecan duyma aracıdır. Kendini ihmal edilmiş gören çocuk heyecan duymak istediğinde öfke ve üzüntü duygusuna başvurur. Ağlar, bağırır; kendini itibara aldırır.

Büyüklerin Öfke duygusuna neden Kusma eşlik eder? Kusma, çevredeki insanların mahkûm edilmesi ve aşağılanmasıdır. Kusan; hepinizden nefret ediyorum, hepinizden üstünüm, aşağılıksınız, bana kul olmalısınız der gibidir.

Üzülen; neden yeme içmeden kesilir? Ruhsal üzüntü duygusunun altında zayıflık gösterisi, destek çağrısı vardır değil mi? Yemeden- içmeden kesilen beden, ruhun bu muhtaçlığını, destek arzusunu yeme içmeden kesilerek somutlaştırır.

Heyecan veren ve ego besleyen, ayırıcı duygulardan biri de Tiksinti duygusudur. Tiksinen; kendisini bütünden ayırmak, özel kılmak, ayrıcalık elde etmek ister. Tiksinti; bazen çevreye saldırı bazen de çevreyi baskı altına alma amaçlı kullanılır.

Ayırıcı bir diğer duygu Korkudur. Korkan, görünüşte bir sığınak arar. Korkunun altında bir oluştan diğerine kaçış ve bu kaçıştan örtülü bir güç elde etme amacı vardır.

Korkuya kapılarak bir başkasına sığınan; dolaylı olarak korumasına girdiğini, sığındığını etkisi altına almak, kendine bağlamak istemektedir. Korkan çocuk; annenin elini ayağını kilitleyip onun kendinden başka işe yönelmesini engellemiyor mu?

Korkuya kapılarak yaşayanlar sürekli sığınak aradıklarından, büyüdüklerinde de illa birileri onları sahiplensin isterler. Bu yüzden onlar korkularına sığınak ararken belli bir kişiyi kendine bağlı kılmaktan, özgürlüğünü açıkça bir ömür sömürmekten de çekinmezler… (Alfred Adler’den notlardı)

ÖLÇÜ VE MESAFE HAYATTIR

Size karşı olumsuz yargıları pekişmiş birine hiçbir şekilde faydalı olamazsınız! Ona yanlış düşündüğünü, yargılarının yersiz olduğunu ve bunun sizden çok kendisine, ilişkilerine zarar verdiğini fark ettirmek mi? Sakın yapmayınız, çünkü hiçbir şekilde kabul etmeyecektir…

İnsanlar; olumsuz yargı yüklendikleri kişilerden faydalanamazlar. Bu yüzden onlardan gelecek uyarıcı öğüt, tavsiye ve rehberliklere beton duvar misali kapalıdırlar. Kapalı olanı açmaya çalışmak; ateşe benzin dökmek, üzerinize bir volkan püskürmesini istemektir. Yapmayınız!

Kimin sizin hakkınızda ne yargı taşıdığı çok mu önemli? Yanlış düşündü diye yanlış mı oldunuz? Öyleyse rahatınıza bakınız. Sadece eylemlerin değil söylem- düşüncelerin de karşılık bulduğu bir sistemde, ön yargılarını betonlaştıranların da görecekleri olacaktır. Sadece izleyiniz.

Ön yargılı, kötümser etiketleme yakınımızda, yanımızda yöremizde açığa çıkmışsa can sıkıcı, acıtıcı olacaktır. Can sıkıntınızı, acınızı dahi serbest bırakınız. Dedik ya hesapların an be an görüldüğü bir sistemde sadece kötü eylem/ söylem değil kötü düşünce de layığını bulacaktır.

Mesafe Hayattır dostum. Hayat; mesafelerle yaşanır. Dünya Güneşe belli bir mesafede olmasa hayat olmuyor. Kitap göze belli mesafede olmasa okuma olmuyor. Aynaya bile belli mesafeden bakmazsan kendini dahi göremiyorsun. O halde yapılacak olan nedir?

Yapılacak olan; mesafe ayarıdır. Size karşı samimi, sevecen ve iyimser veya objektif mi? Yaklaş ve yakınlaştır. İkircikli, yargılı, peşin hükümlü mü? Uzaklaş, uzak, uzaklaştır ve uzak dur. Mesafe Hayattır. İnsana karşı mesafe ayarını iyi yapan onlardan ıstırap çekmeyecektir.

Ve şunu unutma, mesafe ayarı derken reel hayatta olanından öte kafadaki mesafeden bahsediyorum. Kafandaki mesafeleri doğru ölçülerle ayarlarsan kafan rahat eder. Canın mı sıkkın? Veya canını mı sıkıyorlar? Mesafe ayarlarını gözden geçirmeni öneririm. Ölçü ve mesafe hayattır!

SESSİZLİK NİMETİ

Konuşmak; arkadan vurabilir, yürek dağlayabilir, gönül parçalayabilir, ihanet edebilir, saklanması gerekeni ortalığa saçabilir. Sessizlik; sadece kendi gibidir. Hiçbir öfkenin, hiçbir saldırı- taarruzun ve hiçbir negatifin hedef tahtası olmaz. Sessizlik; her şeyin panzehridir.

Dikkat ettiniz mi, bilge ve olgun dediklerimizin bariz vasıfları az konuşmaları ve çoğunlukla sükûtu seçmeleridir. Gevezeler; ‘konuşuyorum öyleyse varım’ı benimsemişken Bilgeler; var olma kaygısından geçtikleri için yokluktaki varoluşu sessizlikte bulmuşlardır.

Toplum sessiz çocuk ve genci asosyal, sessiz olgun insanı sorunlu ve çökmüş görme eğilimindedir. Toplum; anlamı dile, anlatımı söze mahkûm etmiş olarak iletişim kavramını kayıtlamış, adeta kısırlaşmıştır. Gönüllerin, kalplerin, gözlerin iletişimi sessizdir…

Modern Hayat Gürültü demektir. İlkel yaşama dönün, dağlara çıkın, ovalara varın, köylere ve sakin şehir payesi almış kasabalara bakın genellikle sessizdirler. Var olan sesleri de musiki kadar gönlü hoş eder. Gürültüye prim vermemiştirler.

“Çok Seslilik” demokratik ilerlemişlik sayılıyor değil mi? Bir bilen, bir büyük, bir safi gönül anlatsın da dinleyelim desek? Neredeyse banalliğe, cehalete eş sayılır olmuş bu talep. Çok Seslilik!.. Her kafadan bir ses çıksın ki ortayı bulalım. Bulunuyor mu sahi o orta?!..

Şöyle bir Hadis hatırlıyorum; “Susan kurtuldu.” Ve yine şu manadaki Hadisi de unutamam; “İnsan; iki aralığındakilere hâkim olduğunda kurtulmuştur.” Nedir onlar Ya Resulallah? “Dudakların arasındaki ile bacaklarının arasındaki” buyurdular.

Daimi sükûtu seçmişti. En öne geçirdik. Selam durduk, sonra alıp başımızın üstünde taşıdık. Ve bir daha hiç rahatsız edilmeyeceği yatağına yatırıp örttük üstünü. İstemedi, hürmet ettik Talep etmedi saygı duyduk Beklemedi merhamet ettik Daimi Sessizdi Toplum “Ölü” dedi iyi mi?

GÖNÜL DOSTUNA KÜSER

Hiç beklemediğiniz anda yakın dostunuz, arkadaşınız veya akrabadan birinin; çektiği sıkıntıların tüm sorumluluğunu size yüklediği oldu mu? Buna şaşırdığınız, anlam veremediğiniz oldu? Kendinizi biliyorsunuz, eminsiniz ama suçlanıyorsunuz! Niye? Şaşırmayın Sebebi var, Mekaniği var.

Yoğun suçlama, vebal bırakma, ağır sitem, belki de iftiraya varan tutumun hem sebebi hem de sistemde yeri, insânî mekaniği var. Bilirseniz şaşırmak, kızmak yerine yapana şefkat ve merhametle yaklaşacaksınız. “Eşeğini dövemeyen semerini döver” halk deyişi ne anlatıyor acep?!

İnsanlar, bazı konularda hayattan, diğer insanlardan ve çevreden darbe aldıklarını düşünüyor; kıymetlerinin bilinmediğini vehmediyor veya can yakan kayıplarını anlamada, hazmetmede zorlanıyorlarsa en yakın çevrelerinde bir suçlu, bir sebep, bir şamar oğlanı ararlar. Bulurlar mı?!

Elbette bulurlar. Ve bulduklarına faturanın tamamını kesmekte zerre kadar tereddüt etmezler. Bunun en basit örneği; kocasına kızan kadının çocuğunu azarlaması; patronuna kızan adamın eşine çıkışmak için bahane aramasıdır. Örnekte 3 şeye dikkat edin Bunun mekaniğinde 3 unsur var.

1- Fatura daima en yakındakine ve en güçsüz olana kesilir 2- Fatura güçlü ve ulaşılamaz olana kesilemeyeceği için bu yapılır 3- Fatura kesilip bedel ödetilirken, ödeyen ya en masumdur ya da en az suçlu. Ama bedelin hepsi ona çıkarılır; suçun tamamı ona yüklenir. Neden ve nasıl?

Patronundan, amirinden azar yiyen bir baba/ anne; ona kafa tutabilir, sövebilir mi? Asla! (Güçlüye fatura kesilmez) Uzakta ve saygın olandan doğan zarar ona fatura edilebilir mi? Asla! (Ulaşılmazı suçlayamaz, ulaşamıyor zaten) İyi de neden en yakına, en zayıfa, en masuma?!..

İnsanlar; tepkilerini şiddetle ortaya koydukları zaman daha fena muamele göreceklerini hissettiklerine tepki veremezler. Patrona kafa tutarsa, kapı önüne konulabilir. Saygın olanı suçlarsa, çevreden dışlanabilir. Güçlüye tepki verirse, güçlü onu ezebilir. O halde?!..

“Eşeğini dövemeyen semerini döver” Ne güzel demiş atalar! Ne manalı! Eşeği dövse hayvan tepebilir, ısırabilir, kaçabilir. Bunlar olunca da sahibi daha çok kaybeder. O halde semer dövülmelidir! En yakın, en masum, en tepkisiz olana yüklenilmelidir. Yüklenilmeli ki zarar etmesin.

Yüklenmelidir ki zararsız ziyansız ve hasarsız olarak rahatlasın! Güçlüye, saygına, uzaktakine ve kaybetme korkusu taşıdığına tepki veremeyecek kadar aciz olan o zavallı; yeni bir acı yaşamadan sancısını dindirip stresi geçsin, içini yakan yeniklik, eziklik çıbanı patlayıp aksın!

Evet, bu durumu hemen hepimiz yaşamışızdır. Gün gelir en ummadığımız kişi, en beklemediğimiz konuda, en masum olduğumuz noktada tutar bizi suçlu ilan eder. Ve içinde ne varsa çöp bidonu boşaltırcasına üstümüze atar. Sebep ve mekaniği anladık mı? “Ama haksızlık bu” mu diyorsun?

Haklı Haksız kavramlarıyla düşünen Hakkı ve Onun Sisteminin Mekaniğini kavrayamaz. Ben haklı haksız kavramlarını hiç kullanmadım bak. Sadece zaman zaman hepimize dokunan, inciten bir durumun Hakkın Sistemindeki mekaniğini açıkladım sana. Şimdi bunu sana yapana kızacak mısın?!..

Kızma! Orada bunu yapan da Hakkın Kulu ise kızma, sadece anlamaya çalış. Şöyle bak mesela Bir Allah Kulu, bir İnsan Kardeşim bunalmış, birilerine gücü yetmemiş, beni yakın bulmuş; tepkimden, sevgimden emin olduğu için de bana patlamış. Yani bana kızarak rahatlamış. Durum bu…

Böylesi bir durum yaşadığımda merhum Osman Hocama “Eşeğini dövemeyen semerini dövüyor” dedim. İçim yanıyor, bir kardeşimden gördüğüm beklemediğim tepki, haksız tutum acıtıyordu. Güzel insan şöyle dedi: Eşekli söz bize yakışmaz. Biz ona şöyle deriz; “GÖNÜL, DOSTUNA KÜSER!”

Gönül Dostuna Küser! Ne güzel değil mi? Dostum, bana tavır alarak rahatlayacak, stresini atacak, kalbine yük olandan kurtulacaksa varsın küssün… Dost bilmiş ya! Küsecek, ağzına geleni saydıracak kadar samimi bulmuş ya! Yetmez mi? İnanın yeter! Selam olsun öylesi dostlara!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir