Değiniler- 245

Değiniler- 245

ANNE- BABA, ÇOCUK, EŞ, AİLE VE BİZ

İnsan, ana-babasını ne kadar reddederse o kadar onlara benzer. Sözgelimi baba alkolik, anne evlilik dışı çocuk sahibi olduğu için ebeveyninden birini reddettiğinde senin odağın, inkâr edilene çevrilir. Odaklandığın; hayatın olur. Şişman kadınlar reddettikleri annelerini yerler!..

Yaşamı tehlikeye sokan bağımlılıklar kimi zaman örtülü bir intihar denemesidir…. Bağımlılıklar; baba boşluğu duygusundan beslenir.

Doğrusunu isterseniz insan hayata ana babasından değil, ana babası aracılığıyla geliyor. Yaşam çok uzaklardan, bilmediğimiz bir yerden geliyor. Oraya bakmak, dinsel bir şey. Yakına değil, adlandırmaksızın İlk Nedene bakıyoruz.

Birisinin annesiyle derin bir bağı olmadığını nasıl görürüz? Böyle bir kişi çok az sever ve sevilir. Çıkarabileceğimiz sonuç, sevginin annemizle başladığıdır.

Çocukların sezgisel bir adalet algısı vardı. Neden soru soramayacaklardı ki? Ana babalarının bir suç işlediğini de hissederlerdi. Evet, hissederler. Ama karışamazlar. Çocuk, ebeveynin çift ilişkisine ilişkin hiçbir şey bilme hakkına sahip değildir. Bu çocuğu ilgilendirmez.

Bir çiftin ilişkisi ancak, erkeğin kadına, kadının da erkeğe, ol¬duğu gibi her hâliyle saygı gösterdiği zaman yürür. Bunu kabul etmek, ruhani bir harekettir.

Karşılığında bir şey almadan verdiğimizde ya da aldığımızdan fazlasını verdiğimizde hafiflemenin ve özgürlüğün, kimseye borçlu olmamanın, hiçbir şeye ihtiyaç duymamanın, hiç bir şey almamanın getirdiği memnuniyet duygusu kaplar içimizi.

Teşekkür eden “Sen bana benim sana bir şey verebilmemden bağımsız veriyorsun, bu yüzden ben de bunu senden hediye olarak minnetle kabul ediyorum” demiş olur. Teşekkürü kabul eden “Senin sevgimi, hediyemi kabul etme inceliğin, bana verebileceğin her şeyden çok değerli” demektedir.

Belirli yüksek ruhsal ağırlığı olan insanlar karşısında genelde kendimizi daha rahat hissederiz… Bazı insanlar iyi ya da kötünün ötesindedir; çok daha büyük, derin ve güçlü bir varlıkla uyum içindedir.

Niyetlenmek zorunda olduğum bir şeyi gerçekte istemiyorumdur. Yoksa niyet etmek zorunda kalmam, hemen yaparım.

Acı çekmek çözmekten kolaydır. Çözüm acı verir. İyi bir çözüm de acı verir, çünkü iyi bir çözüm mütevazıdır. Engel de budur. Bir başkası yüzünden acı çeken insan, aslında kendisine acı çektirene karşı kendini daha güçlü hisseder çünkü o kişiyi reddetme hakkı vardır…

Suçsuz olanın öfkesi suçlu olandan daha büyüktür ve bir ilişkide en yıkıcı biçimde davranan da odur. Çünkü kendisini haklı hisseder. Ölçüyü kaçırır. Suçsuz olan, öcünü ölçüsüzce aldıktan sonra suçlu olan artık ona dönemez…

“Ben yüce gönüllüyüm, sen ise adinin tekisin” “Ben sadık bir eşim, sen ise ihanet eden, hain” Böyle yaklaşan, eşini zafer kazanarak kaybeder! Başarı ise zaferden vazgeçişle elde edilir…

Yumuşaklığı yalnız günahkârlar, suçlular tanır. Yumuşaklık sadece onların nasibidir.
-Yumuşaklık mı?
-Yumuşaklık, evet.
– Suçsuzlar, katıdırlar.

Suçlanan dedi ki; Artık suçsuz değilim ama büyüdüm. Masumlar büyüyemez. Hep aynı kalırlar. Çocuklar gibi kalırlar her zaman.

İnsanlarda bastırılmış kin, daha sonra mutlaka savunmasız kişilerde ortaya çıkar ve bu kişiler genellikle çocuklar ya da torunlardır…

Dünyayı olduğu gibi, her şeyiyle almak… Onunla mutabık olmak… Büyük adım, budur! Kendisi ve başkalarında ölümle mutabık olabilen, hastalıkla mutabık olabilen, alınyazılarıyla mutabık olabilen korkuyu yenmiş, görüş açıklığını kazanmış demektir. (Böyle buyurdu Bert Hellinger)

BAŞKASINDA BİZİ RAHATSIZ EDEN DURUMLAR

Başkasında bizi rahatsız eden durumlara bir de bu açıdan baksak mı? Hadi başlayalım…

1- BAŞKASININ RAHATLIK VE ESNEKLİĞİ: Başkasındaki rahatlık ve esneklik gözümüze batıyorsa belki de bizim biraz gevşememiz, kontrolü elden bırakmamız gerektiği bize söyleniyordur o kul eliyle.

2- BAŞKASININ BAŞARI VE CESARETİ: Başkasının başarısı ve cesareti bizi rahatsız ediyorsa, belki de adım atmamız, harekete geçmemiz mesajı bize iletiliyordur…

3- BİRİLERİNİN ÖNE ÇIKMASI: Birilerinin kendini ön plana atmalarından hoşlanmıyorsak, kendi özgüvenimiz üzerinde çalışma yapmamızın bize iyi geleceği mesajı verilmektedir…

4- KENDİNE DEĞER VERENLER VE KENDİNİ ÖNCELEYENLER: Kendine değer veren ve ihtiyaçlarını ön planda tutan kişilere yargıyla bakıyor onları bencillikle suçluyorsak, kendimizi çok ihmal ettiğimiz, değerimizi ayaklar altına verdiğimiz mesajı veriliyor olabilir…

Şunu her zaman hatırlamakta fayda var: Dışarıya tepkimizi dışarıda değil, kendi içimizde halletmeliyiz! Kendimizle, yaşam tarzımızla barışık yaşadıkça, kimsenin durumu bizi etkilemez olur. Sevgiyle Kal; Kendinde ve İçeride Kal Dışarısı çok yorucu. Dışarıyı ayna say geç!

BİR HAYVANLIK ÇEŞİDİ: LAF SOKMAK!

Laf sokma, Dokundurma, İmalı ayar verme, Espri ardına saklanarak aşağılama vb tutumlar o kişinin kendisi hakkında iki şeyi ifşa eder: 1- Değersiz hissediyordur 2- Karşınızda Yetersizlik Duyuyordur. Kısacası Bunların sizinle hiç alakası yoktur Kendi sorunudur Yürüyüp gidiniz…

O seviyedekine verilecek cevap o seviyeye düşmektir. Hiçbir fayda sağlamadığı gibi sizin de enerjinizi düşürür. O kişinin ikna olması mı? Görülmemiştir. Dertleri ikna olmak değil, size acı vermektir. Zihin perdenizi çekip gönül kapınızı kilitleyin. Rahatsız edilmemek hakkınızdır.

Laf sokma vb tutumlarla muhataba üstün gelmeye çalışan; gerçekte kendi egosunu aşamamış, duygu kölesi, zihin uşağı bir zavallıdır. O, hal diliyle “İnsanca söz ve davranışı hak etmiyorum” mesajı vermektedir. Hak etmediğini kişiye vermek; zulümdür. Onlara zulmetmeyin olur mu?!..

BÖYLE BUYURDU İBNİ BACCE

İslam dünyasındaki en büyük sıkıntı; kişinin kendi dindarlığını yaşamaktan ziyade başkalarını kendi yaşam biçimine göre şekillendirmeye zorlamasından kaynaklanıyor. Yapılması gereken en temel unsur; bir insana, diğerinin yaşam alanına saygı duymayı öğretmekten ibarettir.

Halkın süs ile gösterişe battığı, insanların aşırı dünyevileştiği cahil bir toplumda, “Yalnız İnsan”ın bilinçli bir tavırla o topluma yabancılaşmayı seçmesi, kendi mutluluğu açısından zorunludur…

“Erdem Devleti” hayaldir, yakın gelecekte insanlığın üzerine böyle bir güneşin doğma ihtimali gözükmemektedir. Filozofun; (Düşünen, Sorgulayan Bilge Kişinin) siyasi rol üstlenmesi de ihtimal dâhilinde değildir. Bu nedenle en doğrusu münzeviliktir; kendi köşesine çekilmektir…

Birey toplumdan mümkün olduğu ölçüde uzak durmalı, kaçınılmaz haller dışında toplumla temas kurmamalıdır.

Cahillik ve Bilgisizlik bütün Mutsuzluk ve Acıların temel kaynağıdır.

Ruhani Varlığına (Bilinç boyutuna) aldırış etmeksizin yalnızca Cismani Varlığını (Beden ve Bedenselliğini) gözeten bir insan “İnsan Görünümünde Hayvandır…”

Cismaniyetini (Bedenselliğini) Ruhaniliğine (Bilinç boyutuna) tercih eden kimse nihai gayeye ulaşamaz. Cismanilikte kalan hiçbir insan mutlu olamaz. Bütün mutlu insanlar ruhaniyetini ihmal etmeyen ve onu öne alanlardır.

İnsandaki eksiklikler ne yaş cihetiyledir ne yaşla tamamlanır, ne de yaşa göre kemal gerçekleşir. İnsandaki eksiklikler onun Alışkanlıkları ve Ahlakı cihetiyledir.

Şevk duymak; şevkle, yaşam coşkusu ile bazı işlere sarılmak güzeldir. Ne var ki bütün hayatı şevk odaklı olan bir insan; yaptığı iyiliklerin gündemde olmasını, onları birilerinden işitmeyi, güzel sözler duymayı sever. Ve hatta bunun esiri olur.

“Erdemli İnsan”, “Şevkli İnsan”dan farklıdır. Şevkli insan; yaptıklarını dışsallık adına yapar. Duyulmak, görülmek beğenilmek ister. Bunu bulamazsa emeği boşa gitmiş sayar.

Erdemli İnsan; yaptığını insanlığının gereği bir zorunlulukla yapar. O, bu zorunluluğu kendine ödev bilir… İnsani bir ödev. Ve dışsalda insanlardan hiçbir beklentisi yoktur…

(Okuduklarınız Endülüs İslam Medeniyeti’nin yetiştirdiği Filozof İbni Bacce’ye ait sözlerdi.)

OLMAYA VE OLMAMAYA ÇALIŞMAK MI?

Bir şey olmaya veya olmamaya çalıştıkça kendinize ve gerçeğe yabancılığınızı sürecektir. Tasavvufçu, Seçilmiş olmak Spritüalist, Aydınlanmak Dindar, Takvada yükselmek ister. Niye? Arayışlarından beslenen kahrolası egolarını ve pis kibirlerini göremedikleri için!.. Görseler?!..

Görseler, arayış adı altında kendi kendilerine attıkları golü görürlerdi. Seçilmiş olacakmış! Kim kimi seçiyor Allah aşkına? Aydınlanacak, arınmışlara karışacakmış! Takvada yükselecekmiş! Sorayım mı? Kaçış nereye? Kimden? Nereden ve Niçin?!..

Seçilmek? Anlamı? Kitleden uzaklaşmak; cahiller, sıradanlardan farklı olmak, kendine özel bir konum biçmek! Bundaki insan dışlamayı göremiyor musun? Kibri göremiyor musun? Aydınlandın diyelim. Cahillere beslediğin gizli nefretle dolu için. Yalan mı? Sahi kimin kulu Cahiller?

Sen en ahlaklı, en takvalı, rabbine itaatte en sağlam, en tutarlı kulsun di mi? Çok şükür büyük günah şöyle dursun küçükleri bile işlemedin, hep kaçtın. Kalbini bir açsak mı? Günahkârlara, aldananlara, yoldan sapanlara nasıl hislerin? Bize söyleme sen kendin fark et! Normal mi?!

Yıllardır hakikati arıyorum. Benden öte beni arıyorum, yardım eder misiniz dedi. Aradığın sürece edemem dedim. Aramak? Alttan alta semizleşen egoya ve büyüyen kibre esir olmak! Günlük hayatı yaşamak, insanlara karışmak neyine yetmez ha? Neyine yetmez!? Kibrini gör artık!..

En güçlü kibir; Gerçeği Arama adı altında esir alır insanı. Kibrin olduğu yerde hayır yoktur. Havanda su döverler ama en iyisini yaptıklarına inandırılarak büyülenmişlerdir. Bozamazlar büyüyü. Sen büyülenme! İnkar etme reel hayatı! Cahil, saf, sıradan diye dışlama insanları…

Arama! Olmak veya Olmamak isteğinden geç! Uzak dur bunlardan! Bil ki bir şey olmaya veya olmamaya çalıştıkça kendine ve gerçeğe yabancılığın sürecek ve hiç bitmeyecektir. Evinin, işinin, sevdiklerinin, hayatın ve insanların hakkını ver.

BİREYSEL ÖZGÜRLÜK VE EGO ARASINA SIKIŞAN FEDAKÂRLIK

İnsan; başka insanların fedakârlıkları sonucu dünyaya doğan ve yine onların türlü fedakârlıklarıyla yetiştirilen, hayata hazırlanan ve bir birey olarak topluma katılan. Fedakarlıkların eseri olarak var olan, varlık bulan, ayakta kalan insanın şimdilerdeki haline bir baksak mı?!

İçinde bulunduğumuz bugünlerin anlayışında fedakârlık kavramının yeri nasıl, biraz üzerinde düşündünüz mü? Hepimizin var oluşu bir anne- baba fedakarlığı, bir aile sıcaklığı ve paylaşımcılığı, birlikteliği iken çağdaş insanın geldiği noktada fedakarlık nasıl algılanıyor?

Başta psikolojik bilimler olmak üzere spiritüalizmden gelişime, motivasyonel yayınlardan iş, aile hayatı, şirket idaresi seminerlerine kadar insani eğitimlerin hemen hepsinde ortak bir nokta var;
– Kimse için kasma, Kendini Yaşa!
– Hayata bir kere geliniyor
– Kendi Değerini Bil

İlk bakışta masum, sevimli, gerçekçi görünen bu teşvikler hakikatte öyle mi acaba? Hemen her konuya uygulanabilecek bir sağlaması var bunun;
* Eğer bir şey öneri hakikate uygun ve gerçekten insani ise o size Huzur verir!
Peki bu teşvikler çağın insanına huzur verdi mi dersiniz?

Hemen hiçbir çağda insanlar bu kadar çok yönlü eğitim imkânı bulamamıştır. Her konunun ilmine erişmek, bir şekilde eğitimini almak mümkün. İçsel- ilişkisel huzur mu? Kitabı da var uzmanı da. İş? Uzmanlar emre amade. Ticaret? Kolayından zengin olma konusu herkese açık. Ama Huzur?!

50 sene evli kalan ninemle dedem, birbirlerini bazen tahammül, bazen sabır, bazen katlanma ama her halükarda samimi bir sevgi ile taşıyıp evlatlar torunlar armağan ettiler hayata. Ya günümüz? İlişki tıkandı mı? Kasma canım, kendini yaşa! Boşanma da bir seçenek, Tüketme kendini!

Ayrılıklar, kırıklıklar, yıkımların gırla gittiği bir ortamda ilişkilerini bir çırpıda bitirenler; bitirme yönünde teşvikler görenler, neden dede ve ninelerinin bu işi nasıl başardığını sorgulamazlar? Onlar katlanmış mıdır, sevgiye dayalı samimi fedakarlıklar mı göstermiştir?!

Allah İlmi, Hakikat Yolu diyerek okuyan, araştıran, zikredenlerden şunu duyuyorum; – Eşim, ilme ayak uyduramadı. Ahiretimi kaybetmeme adına yolumu ayırdım. Allah İlmi daha önemli! Sevsinler senin kendini Allah’la kandırmanı! İlim fistanı giyinen bireyselliğine, egona kul olmanı!

Allah İlmi adına yolları ayırmak! Ne kolay değil mi? Süslü ve de büyülü. Şunu neden sormayız; Allah İlmi gibi kocaman bir laf ediyorsun da o ilmin gerekleri içinde insan aynasında kendini görme, hoşgörülü olma, uyumlanma yok mu? En yakının için sabır, destek, diğerkâmlık yok mu?!

Çalıştığım kurumda genç memurlardan biri diyor ki tayin isteyeceğim. Neden? Buradakilerle uyumlanamıyorum, başka yerler daha iyi. Evet, dayanamayınca anında tayin istemek! Peki, aynı kurumda, aynı büroda, aynı masada emektar olan o büyük tecrübeler beyinsiz miydi ki?!..

Ortaklarından şikâyetlenen tüccar, paydaşlarından dert yanan şirket yöneticisi. Yoğun bir memnuniyetsizlik dört yanda. Oysa her şeyin eğitimi, yolu yordamı ve basit çözümlemeleri şimdiki kadar hiç ortaya serilmedi. Herkes eğitimler alıyor. Sonuç neden böyle? Neden huzur yok?!..

Hayata başlaması fedakarlık, yaşaması fedakarlık, birey olarak topluma katılması fedakarlık eseri olan insan; en ufacık bir fedakarlık ve sabırdan hızla kaçıyor benliğine doğru. Ve bu kaçışına ilimden, bilgiden ve hatta dinden kendini ikna edecek bahaneler buluyor.

Fedakârlık? Açıkça söylenmese de bir anlamda enayilik ve gönüllü olarak işkenceye izin vermek sayılıyor. Ötekini öncelemek? Kayıp kabul ediliyor. Herkes önce kendi konfor alanım, diyor. Diğeri için bırakın fedakârlık konfordan azıcık ödün vermek bile ölüm geliyor çoklarına…

Dinimiz İnfak etmek, sadaka vermek, zekat vermek, yardım etmek diyor değil mi? Ve herkes bunu mal, para, imkanlardan vermek olarak alıyor, uyguluyor Doğrudur. Ama İnfakın başka boyutları da yok mu? Biraz düşünsek mi onları?!

Sevgiden ne kadar infak ediyoruz mesela? İlgiden ne kadar infak ediyoruz? Barış adına neler veriyoruz? Kırgınlıkları bir ömür sürdürme eğiliminde olan egolarımızdan biraz infak etsek mi? Uzağa değil en yakınlarımıza; benim de yanlışım var, gel sarılalım, unutalım desek mesela!..

Evet, fedakarlıkların kendini yok saymak, ömrü heba etmek, bile bile ateşe atılmak sayıldığı bu çağda yepyeni bir anlayışla silkinişe ihtiyacımız var. Eski, dediklerimize başka bir gözle bakmaya ihtiyacımız var. Sevgi ve İlgi infakımız olsun. İşte bir infak örneği:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.