Değiniler- 247

Değiniler- 247

BİR MUCİZE ANAHTARI

Samimiyet; insanoğlunun sahip olabileceği en değerli mucize anahtarıdır. Samimiler kolay kolay kaybetmezler. Tökezler ama düşmezler. Tökezlemeleri, sarsıntı geçirmeleri, mağlup görünmeleri; sistemin onlara ikinci bir şans vererek yepyeni enerjiyle ayağa kaldırmasının arifesidir.

Samimiler girdikleri bazı yarışlarda yenilgiye ramak kala ipi göğüslerler. Nasıl olmuşsa olmuş, bir şekilde yeniden öne geçmişlerdir. Hazmedebilirsen sistemde şu istisna kuralı da unutma; “Samimiysen geri kalsan dahi öndekilerin ayakları tökezler, sen yine öne geçirilirsin…”

Samimiysen alenen başarısız, alenen yenik, apaçık dağılmış olsan da ortam bi şekilde sana göre yeniden şekillenir. Başarı, zafer adaylarının işleri öyle karışır, düzenleri öyle bozulur ki seni başarısız, mağlup, kusurlu görenlerin dahi biricik doğal, yegâne ümidi sen kalırsın!

Samimiyet Enerjisi, Yaratım Butonudur.
Samimiyet Enerjisi, Yeniden İnşa Motorudur.
Samimiyet Enerjisi; Zayıflığın hâkim olduğu ortamlarda üretimi hiç kesilmeyen Güç Kaynağıdır.
Samimiyet; Mucizeler oluşturur…

Onca acı çekti hala gülebiliyor.
Onca bela yaşadı hala ümit besliyor.
Onca saldırıya uğradı, hala yıkılmıyor.
Bazıları için böyle dediğiniz olur di mi?
Açıklaması?
Rableri katında Samimidirler!
Siz göremeseniz, görmek istemeseniz de.
Varsa bi Daimi Namaz; olsa olsa işte o Samimiyettir…

BİR BAŞKA AÇIDAN DİN

Aklı başında bir varlık dinsiz yaşayamaz, çünkü önce ve sonra neyi yapması gerektiği konusunda ona hakikaten yol gösteren sadece ve sadece dindir. Nasıl kalpsiz yaşanmazsa, din olmaksızın da aklı başında bir hayat yaşanamaz.

İnsan düşündüğü için insandır. İnsanın akla uygun dü¬şünmesi gerektiği açıktır. Akla uygun düşünen bir kişi, her şeyden önce hangi amaç için yaşaması gerektiğini düşünür; Ruhu ve Allah hakkında düşünür…

Din, insan ile ebedî hayat ve Allah arasında akla ve çağ¬daş bilgiye uygun olarak kurulan ve insanlığı mukadder hedefi¬ne sevk eden bir ilişkidir.

En ahmakça hurafelerden birisi, bilim adamlarının ‘İnsan imansız yaşayabilir’ şeklindeki hurafesidir. Aklî (ruhî) eylemler ile cismanî (maddî) eylemler arasında ahenk kurmak insanın fıtratında vardır. Bir şekilde bu ahengi kurmayan kişi, huzur ve sükûna eremez.

Bazıları hiçbir şeye inanmıyor ve bununla gurur duyuyor. Diğerleri kendi menfaatlerine olan ve kitlelere iman görüntüsü altında inanmaya ikna ettikleri şeylere inanır görünüyor. Geriye kalan büyük çoğunluk ise kendilerine uygulanan hipnotizmayı iman olarak kabul ediyor.

Kendilerine uygulanan hipnotizmayı iman zannedenler; inançsız yöneticiler ve ikna edicilerin kendilerinden istediği her şeye köle gibi itaat ediyorlar…

İnsanlar, keşke dünyayı kurtarmak yerine kendilerini kurtuluşa erdirmeyi, insanlığı ıslah etmek yerine kendilerini ıslah etmeyi düşünseler. O zaman, dünyanın ve insanlığın kurtuluşu için çok daha fazla şey yapmış olurlar.

Din; bireyin kendince özyapısıyla ebedi dünya arasındaki bağdır. Ahlâk; bu bağdan doğup kesintisizlik sunan bir yaşam ilkesi. Hakikati söylemek kolay görünse de onu yapmak için içte büyük bir kuvvet gerekir. Birinin dürüstlük seviyesi onun manevî tekâ¬mül seviyesinin işaretidir.

Nasıl ki kitleler sahte bir Dinin hipnozu altındaysa, bu sözde aydınlanmış adamlar da sahte bir Bilimin etkisi altındalar.

Günümüz okumuşlarının anlayışına göre din lüzumlu değil, ya onun yerini bilim alacak ya da çoktan aldı bile. Oysa tıpkı geçmişte olduğu gibi bugün de tek bir insan toplumu veya tek bir aklı başında kişi dahi dinsiz yaşamamıştır ve yaşayamaz da.

Aklı başında kişi diyorum, çünkü aklı başında olmayan kişi tıpkı bir hayvan gibi dinsiz yaşayabilir. Din ona yaratılışı gereği verildiğinden aklı başında hiçbir insan dinsiz yaşayamaz.

Bütün hakikatinizle ve bütün kalbinizle ‘Rabbim, Allah’ım, bana nasıl dilersen öyle muamele et’ diyebildiğiniz zaman kölelikten kurtulup tam anlamıyla hür olabilirsiniz.

Hür bir adam, engelle karşılaşmaksızın efendilik edebildiklerinin efendisidir. Ve hiçbir engelle karşılaş¬madan efendilik etme hürriyetimizin olduğu yegâne şey, kendimizdir.

Sevgi saadettir; başkalarının bana olan sevgisi bir nimettir ve benim başkalarına olan sevgim daha büyük bir nimettir.

İnsanların çoğu onu yapıyor diye, yanlış, yanlış olmaktan çıkmaz. İyi kimselerin izzeti, başka insanların ağzında değil, kendi vicdanlarındadır.

İnsanlar bütün insanları kendi kardeşleri görmedik¬çe insan hayatını en mübarek şey kabul etmedikçe, onu tahrip değil korumayı, desteklemeyi en birinci vazife bil¬medikçe; insanlar birbirlerine kulluk şuuruyla davranmadıkça şahsî kazanç için birbirlerinin hayatını mahvederler.

İman ne ümit ne de itimattır, ama belirli bir manevî hal¬dir. İman, insanın dünyadaki konumunun onu belli hareketleri yapmaya mükellef kıldığına ilişkin farkındalığıdır.

Çözüm şudur: Bütün insanlar birbirinin kardeşi ve eşit olduğuna göre, herkes kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa başkalarına öyle davranmalıdır ve dolayısıyla bütün problem sahte bir şeriat ve düzenin yerine hakikisinin konulmasına bağlıdır.

En mükemmel din, her dinin ilkelerini tek tek ele alıp diğer dinlerin de onayladığı ilkeleri bir yere toplayınca oluşan ilkeler bütünüdür.

(Tolstoy’un Din Nedir eserinden notlardı okuduklarınız.)

HAKLISIN

Üzülen, dertlenen, bunalan insanın gönlünü açtığı kişiden ilk beklentisi; kendisine hak verilmesidir. Yaralı gönlün önceliği “hakkı duymak” değil “haklı olmak”tır. Haklılığının onaylanması rahatlatır. O nedenle size kalbini açana gerçeği olduğu gibi anlatmaktan lütfen sakınınız!

Yakınan, dövünen, sızlanan çoklarından şu cümleyi sıkça duyarız; “Bir Allah kulu bile bana hak vermedi” iyi mi? Evet, o hali yaşayanın ilk beklentisi haklı olmaktır. Onu haklı görmek; yangınına ilk suyu dökmektir. İlk teskin oluşu yaşadıktan sonra rahatlar, ateşi sönmeye başlar.

Peki, ilk planda haklı olma konusunda onu sakinleştirecek sözler ettik, mantık çerçevesinde buna ikna da oldu, esaslı gerçeği söylemeyelim mi? Ya da ne zaman söyleyelim? Güzel soru. İşte bu nokta, çok ciddi iletişim hüneri ve bilgelik istiyor. İkinci planda yapılacak olan şudur;

Muhatabınızın algı eksenini tespit etmelisiniz. Onu akıl, mantık, sağduyu mu yoksa duygu, hayal ve sezgi mi yönetiyor? Bunu tespit zor değildir. Sözü, hali her insanın algı merkezini açık eder zaten. Akılcı bir zihne duygu odaklı; Duygusal zihne akıl odaklı seslenmek hatadır!

Bir de bu konuda talep var mı görmek gerek. Muhatabınız geçici bir ateş sönmesi mi istiyor; yoksa yangının derin sebepleriyle de yüzleşmek istiyor mu? Unutmayınız çoğu insan yangını sönsün, kendisine hak verilsin, onaylansın bununla yetinecektir. Ötesine ihtiyaç duymaz bile…

O sormadığı halde siz ona neden bu yangını yaşadığının ince ayrıntılarını açıklamaya, objektif gerçekleri gözünün önüne sermeye başlarsanız muhtemelen onu incitirsiniz. Her insan kendi gerçeğini duymaya hazır değildir. Ve bu, yangın harareti geçmeden kesinlikle yapılmamalıdır…

Talep gelmiş, derin sebepleri ve hataları sezinleyebilmiş ve açıklama istemişse yapılacak o açıklama da ince taktikler ister. Algı ekseni akıl olana akılcı, duygu olana duygu odaklı açıklamalarla gerçek anlatılmalıdır. Gönlün giriş kapısı algılama eşiğidir. Aksi ters teper…

Sürekli biçimde başkalarını, hayatı, ortamı hatta kör talihi suçlayanının yangınını duygusal yaklaşımla söndürebilirsiniz ancak. Ona akılcı, gerçekçi, sağ duyulu açıklamada bulunmak; kalbini kırmak ve ileri aşamada onu kaybetmektir. Bunu sakın yapmayın! Gerçeğin havarisi olmayın!

“Ben neyi göremiyorum?” sorusunu içtenlikle sorana, kendi gerçeğini görmeye talip olana ister duygu ister akıl üzerinden istediğiniz gibi hitap edebilirsiniz. Hepsini almaya açıktır ve incinmeyecektir. Bununla beraber siz yine de her insanda nefis olduğu gerçeğini dikkate alınız.

Nasreddin Hoca kendisine bir hüküm için gelen davalıya da savacıya da haklısın der. Durumu izleyen birisi Hocam olur mu dediğinde ona da haklısın der. Perde gerisinden olaya şahit olan karısı bu nasıl iş hoca dediğinde hatun sen de haklısın der. Böyle hüküm olur mu?

Hoca Nasreddin dertlinin ve genel manada insan nefsinin ana beklentisi Haklı Çıkmak olgusunu iyi okumuş, görmüş ve yaşamıştır. Size gönlünü açanlardan “Haklısın” kelimesini esirgemeyiniz. Samimiyetle gerçeği, sistemi anlamak isteyene ise ölçü dâhilinde “Hak”kı izah ediniz.

BİZİN YAKAN İNSANLAR VE OLAYLAR MI? YOKSA?!..

İnsanları kederlendiren eşya ve olaylar değil bunlar hakkındaki fikirleridir. Meselâ ölüm felâket değildir. Ölümün felâket olduğu kanaati, işte asıl felâket budur. Bunun içindir ki kederli, yeisli, bedbaht olduğumuzda kendimizden yani kanaatlerimizden başkasını suçlamamalıyız.

Hayatında olup biten şeylerin, dilediğin şekilde olmasını isteme: Nasıl oluyorlarsa, öyle olmalarını iste. Böylece her zaman mesut olursun.

Hastalık beden için bir engeldir, irade etmek ve hayal etmek için değil. Topal olabilirsin, topallayan bedenindir. Bu aklını, iradeni ve muhayyileni kullanmana engel olamaz. Başına gelen kazaları da böyle düşün. Onlar bedenine engel olabilir ama ruhuna asla!

Karşına çıkan her şey sende bir fazileti, meziyeti açmak içindir. Zahmet ve problem çıkarsa cesaretini; Küfür ve Hakaret çıkarsa sabır ve rızanı açığa çıkarmak için olduğunu bil. Bu meziyetlerinle bu çıkanlara cevap verirsen korkudan emin olursun.

Hikmet tahsilinde ilerlemek istersen, ruhu alâkadar etmeyen işlerde insanlar nezdinde ahmak ve budala sayılmaktan korkma…

Hatırla ki ne sana söven ne seni döven ne de sana hakaret eden var. Fakat bu işleri yapanların seni tahkir ettikleri hakkındaki kanaatin onları sana böyle göstermekte. Şu halde ne zaman biri seni kırar veya kızdırırsa, bil ki seni kızdıran o adam değil, senin kanaatindir…

Başkaları (sen kendini bilirsen) seni asla aşağılayamazlar, kıramazlar. Sen ancak kırıldığını sandığın vakit kırılabilirsin.

Bilge ve Aydın mı olmak istiyorsun? Alay edilmeye ve çevrenin seni aşağılamasına hazır ol. Bunlar karşısında metin olursan seni aşağılayanlar bir süre sonra sana imrenir olurlar. Yok eğer onları itibara alırsan hem gülünç olur hem de elde ettiğin hali kaybedersin.

Mümkün olduğu kadar sus; zaruri sözleri söyle, az kelimeyle söyle. Nadiren vaziyet icabı konuşman lâzımsa bu durumda asla sıradan, bayağı konulardan bahsetme. Becerebilirsen dost sohbetlerini terbiye- ahlâka uygun konulara kanalize et. Yabancı meclislerde bunu yapma sadece dinle.

İnsanlar kendilerine ya çok pahalı veya çok ucuz değerler biçerler. Herkes kendine ne değer biçerse pahası odur. Buna göre istersen kendine özgür, istersen esir olarak değer biç. Bu senin elindedir.

Hiçbir kuvvetin hakkından gelemeyeceği adam kimdir? O; düşünce ve hayallerinde istikrar gösteren ve elinde olmayan herhangi bir şeyin kendisini sarsmasına müsaade etmeyen adamdır.

Ne fakirlikten ne sürgünden ne zindandan ne de ölümden korkmamalıdır. Fakat korkudan korkmalıdır.

Bülbül veyahut kuğu kuşu olsaydım, onların yaptıklarını yapacaktım. Halbuki ben bir insanım ve akla sahibim. O halde ne yapmalıyım? Tanrıyı övmeliyim. İşte bütün hayatımda yapacağım şey! Bu hususta bütün insanları da bana katılmağa davet ediyorum….

(M.S. 135’te yaşamış Filozof Epiktetos’un görüşleri idi okuduklarınız)

SAHNEDEKİ BEN VE BENDEN ÖTESİ

Rolümün hakkını verme adına canla başla çalışır, elimden gelen ne varsa yaparım. Bunu yaparken rolüm adına yaptığımı, yaşadığım ve izleyenlere hissettirdiğimin asıl gerçeğim olmadığını da hiç bir zaman hatırdan çıkarmam. Bilirim ki bu bir oyundur ve er geç ışıklar yanacaktır!

Dram oynadığımda içli gözyaşları ve hıçkırıklar ödülümdü. Komedi oynadığımda kahkahalar ve alkışlar. Sıra trajediye geldiğinde kâh küfür yedim kâh bravolar duydum. Kuşandığım rollere göre değerlendirenlerden düşman kesilenler de oldu dost diyenler de. Sahne ötesi gerçeğim mi?!..

Bir dönem sahne ötesi gerçekleri de aradım. Ben ötesi ben ararcasına. Bohça içre bohçalar kat kat açılacak ve bir gün mücevhere kavuşacaktım. Sırların sırrı; görünenin ardı, sanılanın hakikati, rüyaların sabahı? Var mıydı sahi? Yoksa onlar da oyunun klişe replikleri miydi?!.

Turne biter, kumpanyalar seyahatten, sanatçılar setlerden ailelerine dönerler. Roller izleyicilerin hafızalarında, alkışlar kulaklarda, sövgü ve övgüler hatıralarda kalır. Sanatçı? Sanatçı yoktur artık. O aile anası veya babası veya evladıdır. Kendi gerçeği mi? Kendi gerçek mi?

HAKİKİ ÖZGÜRLÜK

Her insanın yaşam gayesi olarak gönlünde sakladığı, için için ulaşmaya can attığı, gerçekleşmesini hayatın büyük ödülü saydığı hayâtî bir hedefi vardır. Bu hedef dünyevi ve maddi olabileceği gibi uhrevi ve manevi de olabilir. İnsanı enerjik, atak ve canlı tutan da bu hedeftir…

Öylesi bir hedef için canla başla çalıştığınız gibi arzu, istek, dua ve hayallerinizi onun üzerine biçimlendirir, hemen her şeyi ona bağlı olarak düşünür, değerlendirir, üzerine büyük ümitler bina edersiniz. O artık ayrılmaz motivasyon unsurunuz, tükenmez güç kaynağınız olmuştur.

Ne ki yaşam koşulları, günlük gelişmeler öyle bir noktaya doğru evrilir ve ilerler ki hayâtî hedefinizin olamayacağı gözünüzün içine sokulurcasına dört yandan size fark ettirilir. O an derin bir şok ve iç deprem yaşarsınız. Büyü bozulmuş, tatlı rüyalardan ansızın uyanılmıştır.

Kırıktır gönlünüz. Ruhen sarsılmış, Kalben yıkılmışsınızdır. Her şey bitmiş, tutunulan dallar ele gelmiş, yapışılan ipler kopmuş, ayaklarınızın altından yer kaymıştır. Her şey bitti dersiniz içten içe. Ama o esnada tuhaf bi his kaplar içinizi. Farklı, bambaşka bi his. Nasıl mı?!

Müthiş bir ferahlık gelir gönlünüze. Hiç tatmadığınız bir huzur çöker içinize. Mutluluk ötesi bir şey deneyimler ama bir türlü anlam veremezsiniz. Yaşanan yıkım olduğu halde bu huzur da neyin nesi? Elden gidenler olduğu halde bu ferahlık da ne, demekten alamazsınız kendinizi…

Her şeyde bir anlam arayan ve anlam yüklemeden yaşanamayacağına inanan insan, bu hisse bir türlü anlam veremez. Kırık gönülle huzurlu olmak, yıkık kalple mutluluk ötesi zevk duymak, bitik bilinçle bambaşka bir enerji kuşanmak? Cidden neyin nesidir bu? Ne yaşanmaktadır?

Farkında mısınız, ister manevi ister maddi olsun; yaşam gayesi olarak tutunduğumuz her şey; bi anlamda kendi boynumuzdan kendimizi asmamız, ellerimizi kelepçelememiz, ayaklarımıza pranga vurmamızdır. Yineliyorum; kutlu gaye de olsa her gaye/ hayati hedef; boyunduruğudur insanın!

Boyunduruktan kurtulan, kelepçe/ prangası açılan, çıktığı idam sehpasından indirilen nedir artık? Alabildiğine özgür, alabildiğine mutlu, alabildiğine coşkun! İşte hissettiğiniz şey budur. Zahiren gönül kırıklığı, hakikatte gönlün bedensellik bağlarından sonsuza kanatlanması!

Yaşam Gayeleriniz var mı? Adandıklarınız? Olmazsa olmazlarınız? Ömürlük hedefleriniz? Onların bi anda altüst olmasını ister miydiniz? Hepsinin yıkılması gelir mi işinize? Bir anda bitivermesi hayallerinizin? Sizin için öyle olsun diye dua etsem, bana kızarsınız değil mi?

Ne diyordu Nebevi Hitap? “Allah, gönlü kırıklarla beraberdir” Egosu kırık ile Gönlü kırık farkını da sorduydun bana bir ara di mi? Söylüyorum; biricik yaşam gayesi elinden alınınca hayata küsen; Egosu Kırılandır. Yepyeni bir coşkunluk duyarak yeniden doğan; Gönlü Kırılan…

Sizin yaşam gayeleriniz? Her şey bir yana ama şunu isterim dedikleriniz? Üzerine yoğun anlamlar yüklediğiniz hedefleriniz? Var di mi? Olmalı, yaşam gayesi olmadan yaşanmaz değil mi? Öyle inanıyorsunuz! Anlamsız yaşanmaz diye düşünüyorsunuz. Vazgeçseniz Ölür müsünüz sahi?!..

Bütün gayelerden, hedeflerden, isteklerden hatta bütün dualardan vazgeçseniz ve seldeki dal parçası, rüzgârdaki kuş tüyü olsanız fena mı olur? O dediğin hayat değil mi diyorsunuz? Yaşanmaz mı böyle? Ölü gibi mi bu? “Ölmeden evvel ölmek” dediğin süslü lafın gerçeği ne sahi?

Yaşam gayeleriniz, vazgeçilmezleriniz, olmazsa olmazlarınız için Allah gönül kırıklığı yaşatsın size! Yok eğer gayelerden geçmiş, akışa salınmışsanız mübarek olsun seyriniz. Size, iyi bir gönül kırıklığı diliyorum. Amin demeseniz de bilin ki Hakiki Özgürlük diliyorum size!

HAYAT; HAKEMİ OLDUĞUNUZ BİR OYUN

Suç, Hata veya Eksikliğini yüze vurmama adına nezaket gösterdiğinizin bir adım sonrasında kendini aklar tavır takınması hatta sizi suçlu çıkarması; tuhaf ve edepsizce görünse de bir insan halidir. Özü Halife olan insan; minnet, suç, eksiklik yükü altında ezilmeyi yediremez!..

Suç, Hata veya Eksiklik hissi insana göre değildir. Minnet altında kalacağı her şey insanı rahatsız eder. Bu yüzden, pervasızca ve hiç kadir kıymet bilmeksizin kendisine en merhametli ve en ilgili olana püskürmesi, kusması, patlaması da normaldir, doğaldır. Peki doğru mudur?

Bir şeyin normal, doğal, insani oluşu doğru ve hak olduğu anlamına gelmez. O halde merhametsiz, hesapçı, kuralcı ve sert mi olalım? Hayır, çözüm bu da değil. Siz, size yaraşan edep ve nezaketi kuşanmaya devam ediniz. Ama cebinizde iki kart bulunsun; bir sarı bir de kırmızı…

Merhamet, nezaket ve edebiniz; yeri geldiğinde kart çıkarmanıza engel olmamalı. Haddi aşan, sınırı geçenlere Kırmızı; Yanlış anlama ve umarsız davranma eğilimi gösterenlere Sarı kartınızı çıkarmakta tereddüt etmeyiniz! Hayat; Hakemi olduğunuz bir Oyundur! Oyunu Hakem yönetir!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir