Değiniler- 248

Değiniler- 248

KENDİNE İNANMAK

Çocukluğumuzdan beri bize öğretilen yanlış akıl yürütme, suçsuzu suçlama ve cezalandırmadır. Çocuğun ayağı taşa takılır, annesi taşı döver çocuğun acısı geçsin diye. Taşın suçu var mı? Ne saçma! Yanlış akıl yürütme, suçlama, suçsuza ceza kesme bize ta çocukluktan yerleşmiştir.

Sağlık bir hayır, hastalık bir şerdir. Yanlış düşüncedir bu. Sıhhati iyi kullanmak hayır, fena kullanmak şerdir. Hastalığı iyi idare etmek hayır, fena idare etmek şerdir. Dileyen her şeyden hayır çıkarabilir. Ölümden bile hayır devşirmek, sızdırmak mümkündür.

Nasıl oluyor da cahiller ve kötü adamlar, münakaşalarda iyi insanları bastırıp galip geliyor? Onlar, kendilerine inanmışlardır. Siz, hakkı savunanlar; cahiller ve kötüler kadar kendinize ve davanıza kalpten inanmış değilsiniz.

Jimnastik hocası ağırlıklar vererek bedenimi güçlendirmeye beni alıştırır. Bu bana ağır gelse de. Sana küfreden, zulmeden, aşağılayanların ruhunun jimnastik hocası olduğunu neden düşünmezsin? Seni sabra, hoşgörüye, merhamete alıştırıyor; ruh gücü kazanmanı istiyorlar.

Ne sporda ne de muharebedeki zafer insanı mutlu edemez. Mutlu edecek olan kendi üzerinde kazandığıdır. Zevk tuzaklarına karşı savunmanız hakikî muharebedir. 1 defa, 2 defa, birçok defa yenildin. Yine döğüş. Nihayet galip gelirsen daima yenmiş biri olarak hayat boyu mesut olursun.

Arzuladığını elde eder etmez mutlu olacağını sanıyorsan aldanıyorsun. Onu elde eder etmez aynı endişeler, aynı kederler, aynı nefretler, aynı korkular, aynı arzular yine baş gösterecek. Saadet; elde etmek ve zevk duymakta değil arzu etmemektedir. Zira saadet hür olmaktadır.

Saadet ile Arzu hiçbir zaman birlikte olamazlar. Saadet varsa arzu yoktur, arzu varsa saadet yoktur. Arzularını ve korkulanı ortadan kaldır. Göreceksin ki o vakit sana zulmedecek hiç kimse kalmayacak!

İnsanların ruhlarından söküp atacakları yalnız iki şey vardır:
1- Bencillik 2- İmansızlık

Bizi mahveden, yakan şeyler;
1- Hikmet bilgisini dudaklarımızın ucuyla tadar tatmaz hemen bilge rolü oynamaya çıkmak
2- Başkalarına faydalı olmayı düşünmek
3- Dünyayı yeniden ıslah etmek isteyişimizdir.

İnsanların asaleti doğuştan gelen asalet değildir. Asıl asalet; faziletli, erdemli olmaktan doğar. Hikmetli ve Arif insan hayatını feda ederek Ölümsüzlük kazanır.

Hayrı seven insan; hakikî ârif, kendisinin nereden geldiğini, kimin yarattığını daima hatırlayarak her zaman halini muhafaza eder. Davet edilirse katılır, git derlerse gider, gelme derlerse gelmez. Bunlara ne sevinir, ne üzülür. Onun Allah’a teslimiyetinin bariz göstergesi budur.

Allah, bütün insanları mesut olmaları için yaratmıştır; bedbaht, mutsuz, huzursuz oluyorlarsa kendi hataları yüzünden oluyorlar.

İki çeşit esir var; Küçük Esir- Büyük Esir. Küçük Esir; küçük şeyler için bir yemek, bir ev, ufak tefek yardımlar ve evlatlar için esir olan. Büyük Esir; İdarecilik, komutanlık vb makamdakiler. Dikkat et yönetici- komutanları silahlılar korur. Esirdirler işte, silahların esiri.

Makam ve mevki yükseldikçe esaret artar. Şöhret arttıkça da artar. En özgür insan hiçbir makamı, mertebesi ve şöhreti olmayan insandır.

Allah bana hürriyet vermiştir ve ben de onun emirlerini tanıyorum. Bu durumda hiç kimse beni esarete götüremez. Zira beni koruyacak kurtarıcıya ve bana lâzım olan hâkime sahibim.

Yaşadıkça vazifem, halk arasında veya yalnızken her hususta Allaha şükretmek, onu her vesilede methetmek ve ölünceye kadar yüceltmektir…

Senin için hakikî bayram günleri; bir azgın isteği yendiğin, kibri, yersiz cüreti, hainliği, dedikoduculuğu, tamahı, kötü konuşmayı, israfı yahut seni ezen başka kötü huyları kendinden uzaklaştırdığın yahut hiç olmazsa onun kuvvetini azalttığın günlerdir.

(Epiktetos M.Ö. 135)

İYİLİK YAP AMA İYİLEŞTİRMEYE KALKMA!

İnsanlara iyilik yapmak elinizdedir. Ama onların zihninde “İyi İnsan” imajı kazanmak elinizde değil. İnsanları mutlu etmeye dönük davranmak elinizdedir. Ama onların “Mutlu İnsan” olması, sizden memnun olması elinizde değil. Siz, insanlar hakkında size düşeni yapınız. Ya ötesi?

Ötesine karışmayınız! İyilik de yapsanız bazılarının nazarında hiçbir zaman iyi insan olamayağınızı biliniz. Mutlu etmek de isteseniz bazılarının hiç bir zaman mutlu olmayacağını biliniz. Siz, size düşeni; İnsanî ve İslamî olanı yapınız. Ama ötesine karışmayınız! Neden mi?

Mutlu- Memnun olmak; sizin hal, hareket ve telkinlerinizle birilerinde oluşturacağınız bir durum değildir. Çünkü her bilinç kendini yaşar. İyi İnsan sayılmak, nimete nankör olmama ve kadir kıymet bilme bilinci ister. Bazılarında ise o bilinç kapalıdır. Yormayınız kendinizi…

Kendisini “Kurban” gören, dünyanın yükü altında ezildiğini düşünen, “Çile- Kahır” yaşamını kutlu dava gibi sahiplenen Kompleksli Bilinç, hiçbir zaman memnun ve mutlu olmaz! Çünkü gayesi mutlu olmak değil, düştüğünü vehmettiği “Kahır Kuyu”sunda kendisine paydaş, çiledaş bulmaktır!

İşte bu yüzden o tip bilinçler sizin iyiliklerinize veya kendilerini mutlu etme gayretlerinize hiç bakmaz ve zerre kadar değer vermezler! Bilinçli ya da bilinçsiz olarak Nankörlüğü ele almışlardır. Dertleri; dertlerinden kurtulmak değil sizi de dert girdabı içine çekebilmektir…

Siz onların negatif, kötümser, çilekeş enerji alanlarına girmeyip olumsuz çekimlerine kapılmayıp hep pozitif ve iyi enerjiler göndermeye devam etseniz bile onlar bunu reddedecek hatta daha ileri giderek suçlayıcı, aşağılayıcı, kötüleyici moda bürüneceklerdir. Şaşırmayınız…

Şaşırmayınız, içerlemeyiniz ve içlenmeyiniz! Ne yapmış olursanız olun siz onlara istediklerini veremediniz. İstedikleri iyilik, iyileşme, güzellik veya mutlu olmak değildi. İstedikleri; sizi de o puslu, o moralsiz, o kahır dolu atmosfere çekebilmekti. İstediklerini veremediniz!

Vermeli misiniz? Yani siz de kahır kuyusuna, çile girdabına, kurban rolünü kutsayanların hayvan pazarına girmeli misiniz? Asla! Sakın! Ama çok sakın! Siz, sadece siz olunuz. İyilik ettiniz, mutlu etmeye çalıştınız, insanca davrandınız. Ötesine karışmayınız, halinizi bozmayınız!

Size düşen; o tiplerle aranızda mesafe ayarlaması yapmak ve temkinli olmaktır. Moralinizi bozacakları kadar yaklaşmamak; suçlamalarına meydan verecek kadar uzak kalmamak. Hepsi bu, daha fazlası değil. Ve şunu hiçbir zaman unutmayınız; Allah’ın Yaratışında kusur yoktur!..

Her insan, bir hikmete binaen hayatımıza girer. Ve her insan, her haliyle bize bir takım açılımlar telkin eder. Biliniz ki Nankörler, Kurbanlar, Çilekeşler, Huysuzlar, Kahrediciler de O’nun Güzel Yaratışı dahilindedir. Siz hikmeti okumaya, sebebi ve mesajı anlamaya bakınız.

İyiliklerinize rağmen kötü bildiler. Mutlu etme gayretinize nefret-kahırla karşılık verdiler. Size ne bundan? Siz, sadece size düşeni yapınız! Ve unutmayınız, iyilik etseniz de bazı bilinçler sizi hep kötü bilecek! Mutlu etmek isteseniz de mutsuzluk çekecek, çektirmek isteyecek.

Siz, size düşeni yaptığınızdan, iyi niyetinizden eminsiniz? Öyleyse mesele yok. Nankörlük-Değer bilmezliğe takılmayınız! Orası sizin sahanız değil. Orası Allah sahası. Her şeyi bilen, gören, duyan, kaydeden; hak edene hak ettiğince vermededir. Gülümseyiniz…

DOĞRU- YANLIŞ

– İyiliklerime karşı insanlardan nankörlük görüyorum. (Yanlış)
– Kime, hangi düzeyde iyilik yapacağımı seçemediğim için Rabbim; Nankörler eliyle beni uyarıyor ve “Kulum, muhatabını iyi seç, hak etmeyene iyilik de zulümdür. Zulmetme ki üzülmeyesin” diyor bana!.. (Doğru)

– İnsanlara sevgi ve merhamet göstermede hesapsız ve sınırsızım. Ama hep Sevgim ve Merhametim suiistimal ediliyor. (Yanlış)
– Sevgi ve Merhamette sınırsızlık gibi bir inatlaşma içindeyim. Rabbimle adeta güreş ediyorum. Her seferinde de Rabbim bana haddimi bildiriyor. (Doğru)

– Çocuklar ne desem, ne istesem tersini yapıyor. Oysa ne dedimse, ne istedimse onların iyiliği için çabaladım. (Yanlış)
– Çocuk; Özgür Allah Kuludur. Babalık- Annelik; onlara Tanrılık taslama hakkı vermez bize. Taslarsak; Allah, onların Rabbi benim der, onlar eliyle!.. (Doğru)

– Huzur olsun, herkes birbiri ile güzel geçinsin, hır gür çıkmasın istedim. Kimse düzelmiyor. İyilik istemek suç sanki? (Yanlış)
– Alemdeki denge ortadayken insanlara, ortama ayar vermeye kalkıyor; bunu iyilik kılıfına sarıyorum. Allah Sistemine karşı Haddimi bilmeliyim. (Doğru)

BİREYSEL VE TOPLUMSAL HUZUR İÇİN; SEVGİ KANUNU

Bireysel ve dışsal gayenizi bilemeyebilir, bu konuda kararsız kalabilirsiniz. Bunu gerçekleştirmek için önünüze engeller de çıkabilir. Kendi içinizdeki ve başkalarının içindeki Sevgiyi çoğaltmak, kemale erdirmek için hiçbir engel yoktur ve de sizi hiç kimse durduramaz!

Kayıtlandığı bütün zincirlerinden kurtulmak, gerçek manada özgür olmak isteyenin biricik ihtiyacı; hayatın sosyal ve çoğu zaman boş, batıl gayeleri değil; hakiki, çürütülemez ve kolay ulaşılabilir içsel gayeye gönülden bağlanmaktır. Ona bağlanan özgürlükle kucaklaşır.

Bilinçte dönüşüm yaşanmadan dışarıda yaşanacak değişim huzur getirmez. Aksine anlık zevklerden sonra huzursuzluğu arttırır bu durum. İnsanlar, dış suretleri düzeltince iç huzura ereceklerine inanıyorlar da nedense iç düzelince dış suretlerin dönüşeceğine inanamıyorlar.

Hayatın dış koşullarını değiştirince huzura erileceği kitlelerin inandığı boş bir hurafedir. Ve ne yazık ki kabul gören bu hurafe çoğu kişiyi iç alemine, enfüse, manevi ve vicdani olana dönmekten alıkoymuştur. İnsanlık, bu manada treni kaçırmış görünüyor.

Daha iyi bir hayat; şehirleri, evleri, caddeleri ve pazarları ıslah etmekle değil, insanların bilinçlerini ıslah ile mümkündür.

İnsanlar; adalet, hakların verilmesi, daha iyi yaşama adına Nefrete dayalı Şiddet Kanununun esiri haline gelmişlerdir. Oysa kısasa, cezaya dayalı Şiddet Kanunu ferdi de toplumu da mutlu edemez. İnsanı mutlu edecek olan; vazgeçmeye, affa, vicdana dayalı Sevgi Kanunudur!

(Tolstoy’dan sözlerdi okuduklarınız)

RÜŞVET VERİRCESİNE
İnsanız, bazen birilerinin bize ters tutumlarından bunalır; şerlerinden güvende olmak, negatiflerinden korunmak üzere onlara “Sus Payı” kabilinden iltifat eder, hediye verir, içimizden gelmediği halde ikramda bulunuruz. Dikkatinizi çekti mi, bu onları hiç değiştirmez! Niye mi?

Bizim iletişimimiz dille; ikramımız elle olsa da evrenin tek iletişim dili, alışveriş aracı; frekanstır; enerjidir. Bu yüzdendir ki göz ortaya konanı görse de kulak sözü işitse de beyin ve kalp bunlardan önce frekansı görür, enerjiyi duyar! Yani? Muhatabınız niyetinizi algılar!

Niyetiniz neydi? Samimi iltifat, içten hediye? Hayır; ısırmasın diye köpeğe kemik atarcasına iltifat edip hediye verdiniz siz! Samimiyetsiz niyetle yaptınız bunu. Ve muhatap önce frekansı algıladığı için bu samimiyetsizliği ya itti, ya da kabul etse de beklentinizi karşılamadı!

Vay nankör vay? Vay edepsiz, kıymet bilmez? Yapmayın, kandırmayın kendinizi! Onun hiçbir suçu yok. O sadece görüntü ardına saklı niyetinizin hakikatini yansıttı size, hepsi bu! Bir manada size sizi gösterdi! Kızmak niye? Samimiyetsizliğiniz samimi karşılık mı bulmalıydı yoksa?!

Evrensel sistem; fabrika gibidir. Hammadde olarak ne verirsen bantlar üstüne o çıkar! İkircikli malzeme içtenlik mamulü üretemez! Ne buyurdu Alemlerin Kalbi; “AMELLER NİYETE GÖREDİR” Eylemler/ söylemler; enerjilerine göre karşılık bulur! Ürün; hammaddeyi; filiz tohumu yansıtır!

Ayrıca bi şey daha buyurdu; ki onu sen sadece siyaset ve devlet için sanmakla aldandın! Aslında bu oluşumlar için de geçerlidit o! İşte o gerçek; “RÜŞVETİ ALAN DA VEREN DE LANETLENMİŞTİR, CEHENNEMLİKTİR” Düşün! Samimiyetsiz selam; hesapçı ikram da rüşvettir! Rüşvet verme ve alma ki yanmayasın!

NEFRET EDEREK SEVMEK; SEVEREK NEFRET ETMEK! TUHAF MI?

İnsanın insana hissedebileceği en güçlü, en etkin besleyici duygu; yenileyici ve diriltici enerji salınımı kuşkusuz Sevgidir. Sevginin hemen arka yüzünde yer alan Nefret de en güçlü, en etkin yıkıcı duygu; öldürücü ve kahredici enerji salınımıdır. Sevgi ve Nefret kardeş midir?

Hayır, kardeşlik yakın- benzer ama farklı yapılarda geçerlidir. Sevgi- Nefret kardeş değil Tektirler. Tek oluşumun farklı yüzleridirler. Adeta insan gibi düşünürseniz Sevgi onun göğsü; ön yüzü, Nefret arka yüzü; sırtıdır. Genellikle Sevgi ve Nefreti ayrı saymak bizi aldatmıştır.

Bir diğer yaklaşımla Sevgi ve Nefret aynı frekansın (+) ve (-) gibi iki uçlu yayınıdır. İşte bu yüzden birbirine dönüşmeye en müsait duygu durumudurlar. Sevgi; yükseldikçe Nefrete, Nefret; yükseldikçe sevgiye dönüşme eğilimi gösterir.

Aldandığımız, kaçırdığımız önemli bir oluşumu kaydetmeliyiz. Sevmesini beceremeyen; sevgisini nefretle gösterir. Nefretini göstermekten çekinen de onu sevgi ambalajı içinde sunar. Sevgiyi nefretle göstermek, nefreti sevgi gibi sunmak! Biraz garip değil mi?

Evet, garip ama gerçek bu. Dedik ya aynı duygunun pozitif- negatif boyutları ise bunlar, Sevgiyi açığa çıkaramayan onun negatifi nefrete; nefretini ortaya koyamayan veya göstermek istemeyen onun pozitifi sevgiye yapışır. Nefret kılığında sevgi, Sevgi kılığında nefrettir bu…

“Nefret ederek Sevmek” “Severek Nefret etmek” “Sevmeyi beceremeyeceğini hissedince Nefret etmekle kendini göstermek.” “Nefret göstermekten çekinince Sevgi saçarak kendini ileri sürmek.” Tuhaf mı? Anlaması ve kabulü güç olsa da bu da bir insan hali. Tuhaf diye öteleme lütfen.

Aylardır üst üste ve peş peşe maruz kaldığı duygu sağanağında yorulmuş, halden hale savrulmuştu. Yaşanana anlam vermekte de kavramakta da güçlük çekiyordu. Meczup ruhlu garip dostuna sordu; Ne yaşıyorum ben Allah aşkına? Bir günde 4 mevsim sanki dedi. Ne bu ne diye üsteledi.

Dostu; nefret görünümlü yoğun sevgiye maruz kalmışsın dedi. Nefret görünümlü yoğun sevgi mi? Kış görünümlü yaz, gündüze benzer gece, sıcağa benzer soğuk dercesine tuhaf bir tespitti bu. Allah aşkına canımı sıkma da adam gibi anlat şunu dedi. Dostu gülerek devam etti…

Bazı bilinçler zayıftır. Zayıflık, eksiklik, yetersizlik duyguları içinde kendi kendilerine hayatı zehir ederlerken sevgiyi açma cesareti gösteremezler. Sevgi alanında kendilerini yetersiz hissettikleri için sevgiye sevgiyle karşılık vermek ürkütür onları. Neden ama dedi adam.

Neden olacak, zayıflıklarının bilincindeler. Güçlü sevgiye güçlü sevgiyle karşılık verirlerse sevdiklerinin enerji alanında yok olmak, erimek, tükenmekten korkarlar. İşte bu korku onları sevgiyi nefretle karşılamaya iter. Pozitifte zayıf olanın negatifle güç gösterisidir bu.

Dinledikçe şaşırıyor ama yaşadığı karmakarışık sürece dair bu yaklaşımın en farklı ve en anlamlı çözümleme olduğunu da hissediyordu. Neden ama? Sevgiye nefretle, ikrama nankörlükle, muhabbete yıkıcı sözlerle karşılık niye? İnsan, nasıl yapar bunu? Fark edemez mi?

Meczup ağır ağır, dura dura devam etti; Yapar dostum yapar. Hem de gayet farkında olarak yapar. Hem de gayet bilinçli yapar. Sevgi gösterse ne verecekti sana? İltifat, beğeni, ilgi, şükran di mi? Nefret gösterdi, karşı çıkma, ret, aşağılama ve nankörlük gösteriyor. Hatırlasana…

“Sevgi ve Nefret aynı bedenin ön ve arka yüzüdür” demiştik değil mi? Evet dedi adam. Garip gönüllü devam etti; Ön yüzünü gösteremeyen arka yüzüyle karşında. Ama bil ki karşındaki aynı gövdenin arz-ı endamından başkası değil. Tamam da ben bunu hak edecek ne yaptım dedi adam.

Durumun senle alakası yok dostum dedi biraz deli, biraz garip biraz da meczup takılan. Bizimki içinden Allah’ın delisi neler de yumurtluyor diye düşünüyor hatta böylesini neden hastaneden salarlar ki, diye de kızıyordu. İçinden geçenleri duymuşçasına devam etti deli dolu olan.

Hastanede ne deliler tanıdım bi bilsen. Hani senin şu yüksek bilinç, bilge gönül dediklerin var ya, işte onların çoğu orada. Psk servisindeler. Ne yazık ki psk hasta olduklarını inkar edenlerin hasta ettikleri çok güçlü, çok tutarlı bilinçler onlar. Onlar farkı fark etmişler…

Fark, düz mantık ve genel geçer düşüncelerle kavranmaz iki gözüm. Fark, karşımızda olanı, yaşadığımızı ayırmakla iki oluşum saymakla da anlaşılmaz. Fark; tek olanın değişik versiyonları diye olaya yaklaşınca çorap söküğü gibi çözülüyor ve eline geliyor.

Evet, sindirilmesi güçtü. Evet, söylenmemişi söylüyordu dostu. Ama ortaya koyuşu da sağlam gerçeklere dayanıyordu. Kendi kendine söylendi; Sevgiye benzer Nefret, Nefrete benzer sevgi. Sevgisini nefret kusarak göstermek; Nefretini sevgi saçarak saklamak. Deli ederdi bu adamı.

Duymuşçasına devam etti meczup, haklısın deli eder. Zaten hakikati kavramamış ama kendini doğru- tutarlı sayan yığınlar, milyonlar yanında esaslı gerçeği cesur gözlerle görenler deli sayılmıyor mu? Evet bu gerçek adamı deli eder. Ve delilik gerçekte Bilgeliğin hasıdır, özüdür.

Demek, can yakını ona püskürttüğü nefretiyle sevgisini gösteriyordu ha? Demek kendini zayıf hissediyor, erimemek adına, dik durmak adına bunu gayet bilinçli seçiyordu. Kendi kendine mırıldandı; İyi de ben ne yapacağım? Üzerime ateşler yağarken şükür mü edeyim?!..

Güldü gariban. Bereketli yağmurlar da şimşek ve yıldırım adlı ateş yağmurlarıyla gelmiyor mu? Hemen can simidi gibi buna tutunarak sordu, öyleyse bu nefret değişecek di mi? Meczup acele etme dedi. Yıldırımlar, şimşekler aksın hele. Acele etmeden bekle Sevgi Sağanağını…

Sübhanalallah, hayret etti. Bu Cuma şunları öğrendi: “Nefret ederek Sevmek” “Severek Nefret etmek” “Sevmeyi beceremeyenin Nefretle kendini göstermesi” “Nefretten çekinenin Sevgiyle kendini ileri sürmesi” Bi yaşıma daha girdim mi dese? Yoksa şükür mü etse?

There is 1 comment for this article
  1. Emine at 11:18

    Değerli dost…
    Hani derler ya – İşte bu!!!
    Yani gönül istedide sizden dökülüverdi gerçeler.. Sevginin öte yüzü nefretti!
    Nasılda unutmuşum.. İyi ki hatırlattınız. Çok teşekkür ederim. Dostça Sevgi ve saygıyla..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir