Değiniler-249

Değiniler-249

EN GÜÇLÜ TESELLİ; EN DİRİLTİCİ NEFES

En güçlü teselli, en etkili sağaltma, en şifalı terapi; Dost Sesidir. Sizi yargılamayacağından, kınamayacağından ve sizi en az sizin kadar anlayacağından emin olduğunuz dosta sıkıntınızı açınız. Onun gönlünün negatifinizi pozitife dönüştürdüğünü hayret ve sevinçle göreceksiniz…

YARDIM ETMENİN RUHU VE 4 BİLİNÇ SEVİYESİ

İnsanlara yardım etmeyi seven 4 ayrı kişiye bunu neden yaptıklarını sordular. Onlar sırasıyla bunu şöyle açıkladılar:

1. Kişi; “Yardım etmek benim görevimdir; ahlaki, vicdani, dini, insani sorumluluğumdur bu benim…”

2. Kişi buna isyan edercesine şöyle dedi. “Ahlaki sorumluluk mu? O sorumluluğun canı cehenneme! Sadece sıkıntı çekenleri gördüğümde yardım etmeden duramadığım için bunu yapıyorum. Hepsi bu.”

3. Daha farklı noktadan yaklaştı yardım etmeye ve dedi ki “Ben asla görev veya ahlaki sorumluluk gibi şeylerle ilgilenmedim. Ben sadece bu insanlara üzülüyor ve onlara yardımcı oluyorum.”

4. hepsinden farklı açıkladı yardım sebebini… Ve dedi ki, “Neden mi insanlara yardım ediyorum? Gerçeği söylemem lazımsa neden böyle yaptığımı ben de bilmiyorum, bu konuda en ufak bi fikrim yok. Sadece doğamın, fıtratımın, tabiatımın gereği olarak bunu yapıyorum. Söyleyebileceğim tek şey bu…

“Yardım Etmeyi Sevenler”i; bilinç seviyeleri açısından değerlendirmeye gelince. Okuduğum eserde onların hali özetle şöyle:

1. Kişi; “Yardım etmeyi vicdani, dini, ahlaki sorumluluk gören” bu kişi toplum planında iyi biridir. Ahlak, din, insanlık önünde de iyidir. Ancak Yardım etmeyi vazife bilen; öncelikle Rabbinden Cennet beklentisi içindedir. Ahiret hesabı yapar. Fark etsin/ etmesin, yardım edişinin altında “Ahlaka veya Dine Yaslanan Örtülü Ego” vardır. Ki, o bu egonun zerre kadar farkında değildir!.. Dindar Ego; tanıması en güç egodur çünkü!

2. Kişiye gelince… “Ahlaki ve dini sorumluluk adına değil de muhtaca acıdığı için, sıkıntılı perişan birini görünce duramadığı için yardım eden”; Aklı mantığı kullanamayan; kontrolsüz duygusallığına merhamet adı vermiş bir tiptir. Ahirette ödül beklemez belki. Ammmaaaa…

Şayet yardım ettiğinden şükran göremezse onu Nankör ilan ederek ona ateş püskürmeye hazırdır. İleri safhada, ettiği yardımlar kendi hayatına huzur getirmezse Rabbini bile suçlamaya hazırdır. Bu tip yardımda sağduyu yok, duygu sarhoşluğu var. O bu sarhoşluğa “Takva” adı verir…

3. Kişiye gelince… “Sadece üzülüyor ve yardım ediyor.” Kendini oturttuğu konumun bir çeşit “Kibir” olduğunun farkında değil. Allah Sistemi ve Adaletinden de haberdar değil. Olana, oluşa üzülür. “Veren el alan elden üstündür” ü yaşar. “Üstündür” ün altını çiziyor, susuyorum…

4. Kişiye gelirsek… “Neden yardım ediyorum bilmiyorum. Fıtratımın gereği bu” diyor. Açıklama getiremiyor. Kendi halini öylesi bir doğallık ve otomasyon ile yaşıyor ki neden, sebep, açıklama dahi yapamıyor. Yani bu öylesine akışa uyumlu biri ki, hava gibi su gibi yaşıyor.

Bu kişide Beklenti olur mu? Yardımdan beslenen ego olur mu? Ahirete dönük hesapçılık olur mu? Şükran bekler mi? Nankörlük görse döner bakar mı? Akıyor sadece… Dileyene 4. Kişi seviyesinde Yardım Ruhu nasip olsun.

ÖZÜR DİLEYEMEYEN- HELALLEŞEMEYENLER

Yaptığının edebe aykırı, insanlığa sığmaz, zalimce, haince haksızlık/ hadsizlik olduğunu bilse de; vicdanı içten içe gerçeği işaret etse de bazı bilinçler için “Özür Dilemek” ve “Helallik Almak” ölümden beter derecede felaket, intihar kadar korkunç ve göze alınamazdır. Niye?!

Siz, size yapılanlar konusunda onların umarsız, boş vermiş, yok sayan, ukala tavırlarına bir türlü anlam verememenin sıkıntısını çekiyor; “Göz var iz’an var, nasıl olur da bir insan bu derece alçalabilir?” diye içten içe isyan ediyorsunuz di mi? Unuttuklarınız var. Neler mi?!

Onların nankörlük ve zalimliklerine geçmeden önce sizin gözden kaçırdıklarınızı tespit edelim:
– Siz, sağduyulu- akılcı davranmayan birinin hallerini sağduyu ve insanlıkla açıklamaya kalkıyorsunuz. Mümkün mü? Ortada akıl yok ki akılla açıklansın! Nankörlük, zalimlik akıl işi mi?

– Siz, onların tutarsızlığı size yöneldi diye neden ben, bunu hak edecek ne yaptım da diyorsunuz di mi? Bunda da gözden kaçırdıklarınız var. Nankör, zalim, duyarsız sadece size değil herkese öyledir. Fırtına, uçurmak için çatı seçer mi? Size rastladıysa kastı size mi? Etmeyin!

– Siz, nankörlük gördükçe “İyiliğin bedeli bu mu olmalıydı?” diye de kendinizi yoruyorsunuz di mi? Şunu kaçırıyorsunuz, iyiliğe şükranla, minnetle, iyilikle cevap vermek de fıtrat meselesi. Öküzün altına İran Halısı sererseniz, o da işerse, öküze kıymet bilmedi denir mi?!

– Farkında mısınız siz, anormal yapıdan normal hareket, normal karşılık bekliyorsunuz. Aklıyla değil duygularıyla, sağduyuyla değil çalkantılarıyla yaşayan tipleri görmediniz mi siz? Her insanım diye gezen ruhen insan mı? Çarşılar kendini dengeli sanan ruh hastaları kaynıyor!

– Ve siz sistem mekanizmalarını bile bile kendinizi yıpratıyorsunuz. B.k böceğinin varlığı da Balarısının varlığı da hikmet gereği ve ikisinin de sistemde yeri var. B.k böceğine çiçek özü vermek hakarettir. Arıya da b.k sunulmaz! İnsan görünümlü nice b.k böcekleri-arılar var!

ÖZÜR- HELALLİK NASİPSİZLERİNİN GENEL ÖZELLİKLERİ

Gelelim şimdi bazı tiplerin neden özür dileyemediği ve helallik alamadığına. Madde madde gidersek kolay olur di mi? Öyle yapalım:
– Onlar; sistem içinde değil kendi dünyalarında yaşarlar. Bütünü değil kendilerini esas alırlar. Kendine kendince sistem kuran; sistem-ölçü tanır mı?

Kendi kendince dünya/sistem kuran; işleyen sistem/var olan dünya gerçeğini itibara alır mı? Almazsa gerçeğe göre davranması beklenir mi? O hep kendi menfaatini önceleyen tutum ve düşünceler geliştirir. Kendini kendi dünyasında kral- kraliçe ilan etmişse diğerlerini ne görür?!

Elbette kendini hükümran ilan eden diğerlerini hizmetçi, yardımcı, köle yerine göre ayakçı, paspas, binek görecektir. Öyle görüyorsa yaptıkları ona göre normal mi? Normal. Size göre fena mı? Fena. O öyle gördü diye onun görüşüyle kendinizi görmek, gerilmek zorunda mısınız? Hayır.

– Onlar her söz/eylemlerini hak görürler. Kendilerine yapılan iyilikler de yapanların vazifesidir. Dedik ya, dünyalarının kralı oldukları için kendilerine yapılan iyilik, iyilik değildir. Ya nedir? Zorunlu Vergi! Evet! Kral, vergi verdi diye vatandaşlarına teşekkür eder mi hiç?!.

– Bedel ödeme, ettiğini bulma, hesap verme, cezasını çekme yoktur dünyalarında. Genel geçer sistemi umursamazlar dedik. Kendi sistemlerinde yaşarlar. Kendi sistemini kuran, kendi kanununu yazar. Kendi kanununu yazan kendine ceza koyar mı? Ne nankörlüğü, zalimliği? Di mi ama?

– Duyguları, iç çalkantıları, yetersiz hissetmekten doğan eziklik, değersiz hissetmekten doğan kibir içinde yaşarlar. Küçük dağları onlar yaratmış, dağ eteklerinde de akraba, sevdikleri, arkadaşlarına çadır izni vermişlerdir. Evet evet, yakınındaki herkes sadece budur onlar için.

– Cahil, gafil, perdelidirler. Dünyevi kimlikleri profesör de, işadamı da bilim insanı da olsa öyledirler. Neyin cahili? İşleyen sistemin. Neyin gafili? Ödenecek bedelin. Neyden perdeli? Herkese eşit işleyen ilahi adaletten. Cahile, gafile, perdeliye kızılmaz, acınır ancak…

Onlar, yani nankörler, zalimler ve siz, yani nankörlüğe, zalimliğe maruz kalanların hallerini böylece özetledikten sonra gelelim özür dileme ve helallik alma mekanizmasına. Bu nedir? Sistemde yeri var mıdır? Yapan ne kazanır? Yapmayan ne kaybeder?

ÖZÜR VE HELALLİK NASİPSİZLERİ NEYİ KAÇIRIYOR?

İnsanız hata eder, yanlış yapar, pot da kırarız, kalp de. Birilerinin hakkına girebiliriz. Mümkündür, insan beşer; beşer şaşar. Hata, yanlış, kalp kırma, kul hakkına girme; kendi elleriyle kendi aleyhine saatli bomba kurmaktır. Evet evet tam da budur. Saatli bombayı unutmayın…

Kurulan saatli bomba er geç patlar? Tabii. Ne zaman? Avam; hesap ahirette diye inanır. Sistemi, gerçeği fark edenler hesabın ahirete kalmadığını, işlemin an be an ve dünyada görüldüğünü fark etmişlerdir. O halde? Bomba burada, dünyada, yaşarken patlayacak! Bu kesin!..

Helallik almak veya içtenlikle özür dilemek; kişinin kendi aleyhine kurduğu saatli bombanın kablosunu kendi eliyle kesmesi; devreye giren ceza mekanizmasını durdurmasıdır. Ne muhteşem değil mi? Bir özür bakın neyi önlüyor! Gelin görün ki gurur ve gaflet buna mani oluyor.

Evet dostum. İçli, kırgın, üzgün ve biraz da mahzunsun. Sana reva görülene şaşkın ve ruhen yorgunsun. Mahzun olma! Beddua etme! Akılsızlıktan doğan haddi aşmaları akılla açıklamaya çalışıp germe kendini! Yapma lütfen. Onlara karşı mesafeni ayarla, sınırlarını koru, yeter…

Bil ki onlar ettiklerini bulacak. Bomba ellerinde patlayacak. Bil ki bunu ilk duyan gören sen olacaksın. (Kim zulmetmişse mazlumun gözü önünde belaya uğrar. Şahsi müşahedem) Ve bil ki sabır, sükûn, merhamet ve karakterli duruşun lütuflar getirecek. Kahır onlara, Lütuf sanadır…

Dostum sana düşen duadır. Neye dua? “Rabbim, kahreyle nankörleri, zalimleri” mi? Asla! Sakın ha! Şu düşen dua; “Rabbim kalbimi biliyorsun. Yenik düştüm, yıprandım, sana teslimim. Onlara hidayet, basiret, feraset ihsan et. Bomba ellerinde patlamasın Rabbim!” Sana bu yakışır dostum.

BU ÇARŞILAR KABRİSTANDIR

İnsan için en zor, en katlanılmaz ve taşıması en ağır yük; kendi yaşamının kendi gerçeği olduğu bilinciyle yaşadıklarının sorumluluğunu kendi üzerine almasıdır. Bu üstlenme insanı hep ürkütmüş, dayanılmaz hissettirmiştir. Bu yüzden insan, yüce kabul ettiği güç arayışına çıkar…

Hiçbir şeye yaslanmadan ayakta durmak; aynı zamanda güneşin hararetine, soğuk rüzgarlara ve sağdan soldan gelecek atışlara açık olmak anlamına geldiğinden yaslanma, örtünme, sığınma ihtiyacı duyar insan. Kendine sığınmak? Hayır öteye, başkasına ve mutlaka üst anlam yüklediğine…

Dillerde hep bir
– Benlik yapmama
– Nefsi arıtma
– Egodan kurtulma
– Şirk koşmama lakırdısı dolanıp dursa da Benliksiz, Nefssiz, Egosuz, Şirksiz yaşayamaz insan. Çünkü böylesi bi yaşam; ölüm demektir. Yaşamak varken kim ister ki ölsün? Ölmeden evvel ölmek? Dur, ona da geliyoruz.

Ölmeden evvel ölmek. Ah ne sevimli, ne yüce, ne öykünesi, ne kutlu hedef di mi? Bakıyorum da gözlerin parladı. İstiyor musun bunu? İstiyorsun. Pekala ölsene! Hadi şimdi öl! Ölemezsin, ecel gelmeden Öldür kendini o vakit! İntihar haram di mi dinimizde… Öyleyse?!.. Nedir bu?!

Hakikat arayışına yeni çıkanlar ve hakikati bilgi biriktirmek, tefekkür etmek sanan ciddi bir kitlenin dilindedir Ölmeden Evvel Ölmek. Gerçeğini bilseler değil ağızlarına sakız etmek; kavramı telaffuza bile cesaret edemez, dudaklarını kıpırdatamazlardı. Cahil cesareti işte…

Bayramdan, kurbandan bahsediyorduk. Kim kesti danayı dedim. Kasap tutmuşlar, on kadar adam da vaziyet almış. Epeyce zor olmuş ama bereket versin halletmişler… Sen ölmeden evvel ölmek istiyorsun? Ya evet diyerek yeniden yüzü ışıldadı bizimkinin… Nasıl hayal ediyorsun?!..

Durdu bu sorum karşısında. Az düşündükten sonra “İdrak sıçraması, anlık ve büyük bir aydınlanma olsa gerek” dedi. Diyemediklerini ben dedim; Bol zikir, bol kitap, bol sohbet, çok tefekkür, bi dolu nafileler… Geceleri ihya… Ve bir geceeee… Şaakkk açıldı perdeler… Di mi?!

Alay ettiğimi sezdiğinden he öyle diyemedi. Aslında ölmeden evvel ölmekten anladığı bunun gibi şeylerdi. Daha fazla daralsın istemedim. Kalk dedim gezinelim. Görelim, kimler nasıl ölmüş?! Mezarlığa mı abi dedi. He ya dedim, hepsi birer mezarlık olan çarşıları gezelim seninle….

ÖLMEDEN EVVEL ÖL-DÜ-RÜ-LEN-LER!

Bir nalbura uğradık önce. Güleryüz, hoş muhabbet ve bol ikramla demlenmiş çayını içtik. Çıkınca dedim nasıl? Abi, adamın gülümsemesi kalbimi eritti dedi. Simitçiye uğradık. Paketi uzatırken şiirler söyledi yanık simitçi. Anında ikimiz adına dizdi mısraları. Şair mi dedi. Sustum.

Ayakkabı tamircisi ve terziye selam verdik sonra. Hepsiyle de havadan sudan sohbetler ettik. Parkı gölgeleyen ulu çınarın altında mola verdik. Nasıl dedim. Nasıl bu adamlar? Bilemedim ki dedi. Bilgi sormadım ne hissettirdiler dedim. Az durakladıktan sonra çözüldü dili…

Dedim ya abi, nalburun tebessümü kalbimi eritti. Simitçi, yanık bir aşık gibiydi. Nasıl anında şiirler döktürdü hayret ettim. Ayakkabı tamircisinin müşteri karşılaması ve uğurlaması başkaydı. Terzi, gözlerini makinadan alınca bir projektör altında çıplak hissettim kendimi…

Sıra bendeydi şimdi. Açıkladım: – Nalbur, üç çocuktan sonra karısı bir başka erkekle kaçtı… – Simitçi, kuyumcunun kızına vuruldu. Vermediler tabi. O gün bugün şairdir, hikmet söyler… – Ayakkabıcının imalathanesi vardı. Ekonomik depremde iflas etti. – Terzi mi? Bilen yok…

Çınaraltının garsonu kahvelerimizi getirirken sordu bizim ki; Niye bunlar abi? – Niyesi hissettirdiklerinde. Kalbine dokunuşlarında. – He ya, başka şeyler hissettim. Hakikat bilmezler, kitap düşkünü değiller, zikir; sanmam ki salavattan ötesini söylesinler. – Ya ne o zaman?

Bu çarşılar kabristandır azizim. Ziyaret ettiklerimiz ise kabirlerinden kalkanlar, dirilenler, senin tabirinle ölmeden ölenler…
– Niye benim tabirim abi? Senin değil mi?
– Değil
– Seninki ne?
– “Ölmeden Evvel Öl-dü-rü-len-ler” benim tabirim…
– Niye ölmeden evvel ölmek değil?

– Kimse kendi kendine ölemez de onun için. Bıçak versem çalar mısın boynuna? İntihar haram. Dana kendi kendine kurban oldu mu? Kasap çağırdınız di mi, onlarca adam da vaziyet aldı…
– Dirilen dediğin adamları kimler öldürdü ki?
– Dedim ya, unuttun hemen…

– Nalburu, karısı ve kaçtığı adam öldürdü!
– Simitçiyi, kızını vermeyen baba!
– Ayakkabıcıyı, piyasa katletti!
– Terzi? Rivayet çok. Kendi içine gömülmüş bir yarı divane işte…
– Dirildiler dedin.
– Evet dirildiler. Diri oldukları için gözleri, halleri, sözleri içine işledi…

– Yani? Birinin öldürmesini mi bekleyeceğiz?!
– Bi şey bekle, bi kutlu hedefe yönel dedim mi?
– Demedin de ima ettin sanki?
– Her asker Şehit olur mu?
– Hayır, nasip. Dua et nasiplenelim abi
– O sahne geldiğinde İsyan Semtine değil, Rıza Mahallesine koşanlardan olasın!

MUTSUZLUKLARIN GİZLİ VE TEMEL SEBEBİ

Bütün mutsuzlukların altında doğrudan veya dolaylı olarak Ölüm Korkusu yatar. Kendisi hakkında kaçınılmaz son olan ölümü bilen insan; ölüm korkusu nedeniyle hiçbir zevki tam anlamıyla yaşayamaz, zevk aldığı anlarda da içten içe aklına gelen ölüm, doygunluğa izin vermez.

Her anı ölümün tamamen farkında olarak yaşamak hiç kolay değildir. Bu, güneşe dosdoğru bakmaya benzer: fazla dayanamazsınız. Hayatımızı korkudan donmuş bir şekilde geçiremeyeceğimiz için ölüm korkusunu yumuşatacak yöntemler üretiriz.

Çocuklarımız aracılığıyla kendimizi geleceğe yansıtırız; zenginleşir, ünlü olur, hayatta her zamankinden daha fazla yer kaplarız; saplantılı, koruyucu ritüeller geliştiririz; ya da nihai kurtarıcıya karşı konulmaz bir inanç geliştiririz.

Ölüme karşı bağışıklığı olduğuna inanan bazı insanlar kahramanca bir hayat yaşar, başkalarının ya da kendi güvenliklerini hiçe sayarlar. Bazılarıysa sevdikleri biriyle, bir davayla, bir cemaatle ya da İlahi Varlıkla birleşme yoluyla ölümün acı veren ayrılığını aşmaya çalışırlar.

Ölüm korkusu bütün insanlarda ortaktır: Hiç ayrılamadığımız karanlık gölgemizdir…

Hayat ne kadar yaşanmamışsa ölümden o kadar korkarsınız. Nietzsche iki kısa sözde bu fikri etkileyici bir şekilde ifade ediyor: “Hayatınızı mükemmel hale getirin ve doğru zamanda ölün”

Aşırı dindarlık, aşırı zenginlik, güç ve onur kazanmak için verilen büyük çaba, bütün bunlar ölümsüzlüğün sahte bir modelidir. İnsan bunlara yoğunlaşırken bilinçaltında saklı esas amaç Ölüm Korkusunu yenmek ve sahte ölümsüzlüğe açılmaktır.

Sana basit bir soru sorayım; Ölüm neden bu kadar korkutucu? Ölüm hakkında seni korkutan şey tam olarak ne? Hemen yanıt verdi. “Yapmadığım ve yapamadığım her şey”

Her gece uykunda ölümü biraz tadıyorsun. Yunan mitolojisinde Hypnos ve Thanatos’un yani Uyku ve Ölümün ikiz kardeşler olduğunu biliyor muydun?

Ölümün farkına varmak, bir uyanış deneyimi, büyük hayat değişiklikleri için güçlü bir katalizör olabilir…

(Irvin Yalom’un Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek kitabından ilk notlardı)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir