Değiniler- 251

Değiniler- 251

KALBİYLE DÜŞÜNMEK

Yalnızlık, insanın çevresinde insan olmaması demek değildir. İnsan kendisinin önemsediği şeyleri başkalarına ulaştıramadığı ya da başkalarının olanaksız bulduğu bazı görüşlere sahip olduğu zaman kendisini yalnız hisseder.

Hastalığımdan sonra insanın kendi kaderini onaylamasının önemini anlayabildim. Ancak bu yolla anlaşılmaz olaylarla karşılaştığında yıkılmayan, gerçeklere dayanabilen, dünyayla/ kaderle başa çıkabilen bir kişilik oluşturabiliriz. Böyle bir durumda yenilgi aynı zamanda zafer olur.

Günümüzde bizi tehdit eden tehlikenin doğadan gelmediğini, insan ve kitle ruhundan kaynaklandığını apaçık görüyoruz. Tehlike insanın ruhundan kopmuş olmasında. Her şey ruhumuzun doğru dürüst işlevini yerine getirip getirmemesine bağlı.

Tutkularının cehenneminden geçmemiş bir insan hiçbir zaman onların üstesinden gelemez çünkü o zaman, o tutkular komşu kapıda pusu kurarlar ve herhangi bir anda kıvılcımlanarak insanın kendi evine saldırırlar.

Bir şeyden vazgeçersek ve bir şeyi geride bırakıp onu iyice unutursak, görmezden geldiğimiz şeyin güçlenerek geri dönme tehlikesini oluşturmuş oluruz.

Biz insanlar, her ne kadar özel yaşamlarımız varsa da, büyük bir oranda, yaşadığı yıllar yüzyıllarla sayılan ortak bir ruhun temsilcileri, kurbanları ve geliştiricileriyiz.

İnsandaki ölümsüzlük sezgisinin kaynağı, insandaki, garip bir zaman ve mekâna yayılma duygusudur. Gizlemlerdeki tanrılaştırma, bu ruhsal fenomenin bir yansımasıdır: Hızır, yaşayan ve dönüşüme uğrayan “Kendilik”in bir görünüşüdür…

Her şeyin aslında doğmuş ve aslında ölmüş olduğu bir sonsuzlukta yaşıyoruz.

* Yalnız yaralı bir doktor iyileştirebilir.
* Yaralı nasıl kendisini yaralarsa iyileşen de kendisini iyileştirir.

Başkalarında bizi rahatsız eden şeyler, kendimizi tanımamıza yardımcı olabilirler.

Onlara tüm Beyazlara neden deli gözüyle baktığını sordum. “Kafalarıyla düşündüklerini söylüyorlar” diye yanıtladı. Şaşırarak “Tabii ki öyle yapacaklar” dedim. “Siz neyle düşünürsünüz?” diye sordum. Kalbini göstererek “Burasıyla” dedi.

TERAPİ GENELLEMESİ DOĞRU MU?

Psikoterapide her hastaya uygulanacak genel yöntemler olamaz!.. Ne kadar hasta varsa o kadar da psikoterapi yöntemi ve analiz vardır. Her hastaya özel yaklaşırım, çünkü sorun her zaman kişiye özeldir.

Evrensel kurallar psikoterapide çorbada tuz misalidir. Kuramsal ve Kitâbî varsayım ve yaklaşımlardan kaçınmalıdır. Bireyle uğraşıyorsanız ancak bireysel anlayış ve yaklaşım geçerlidir. Her hasta farklı bir dil gerektirir.

Kültürlü ve zeki bir hasta ile karşılaştığınızda sizin kuramsal bilgileriniz yetersiz kalır. Siz öyle bir durumda hastayı neyin motive ettiğini tespit etmek, yakalamak durumundasınız. İnsan ruhu; muayenehane sınırlarına sığmayacak kadar geniş ufuklar taşır.

Bir doktor ancak kendisi etkilenirse hastayı etkileyebilir. Kendi kişiliğini bir zırhın içine saklayarak hastaya resmi ve bilgiye dayalı yaklaşım gösteren doktor, iyileştiremez. Çünkü yalnız yaralı bir doktor yaraları iyileştirebilir.

Öyle hastalar var ki bilinçli/bilinçsiz doktorun gizli yarasına parmak basar. Çoğu psikiyatr o anda kendini gizlemeyi, mesleki resmiyeti seçer. Hayır, hastadan yarasını saklamamalı. Unutmamalı ki hasta, hekime iyi geldiğini fark ederse daha hızlı iyileşir!..

Kavramlara dayalı yaklaşım aldatıcıdır. Kavramların sadece iyi bir tarafı var o da insanı deneyimlerden, yaşanan hayattan uzak tutması; kavrandıkları takdirde gerçeğe erildiği zannı oluşturmasıdır. Ruh, kavramlarda yaşanmaz; yapılanlarda ve gerçeklerde yaşar!..

(Carl Gustav Jung’un terapiye dair görüşlerini okudunuz)

HAYATIN EN BÜYÜK NİMETİ

Sizi anlamaya çalışan; hakkınızda hükme varmaya çalışmaz. Hakkınızda hükme varmaya çalışan, dinler görünür ama anlamaz. Teşhis koyma, hükme varma çabası anlamayı öldürür. Sadece anlamaya çalışan tek bir dosta sahip olmak ömre bedeldir. Belki de şu hayatın en büyük nimetidir.

DUASIYLA DUAYI USANDIRMAK

– Muradımın gerçekleşmesi için yapmadığım kalmadı. Dualardan terkipler halinde zikir yapmaya; muhtaç kişilere yardımlardan sokak hayvanlarını beslemeye varıncaya kadar. Günlerim, gecelerim bir dizi nafilelerle geçiyor ama ne hikmetse olmuyor, olmuyor olmuyor.
– Olsa şaşardım…

– Olsa şaşardım mı? Alay mı ediyorsun?
– Haşa, söz konusu dua ve yönelişse haşa. Hele ki dertlinin derdini hafife almak, asla! Yapmayacağım şeyler bunlar.
– Eeee? O zaman niye olsa şaşardım diyorsun?
– Dua ve yönelişte olmazsa olmaz önemli bir ayrıntıyı kaçırmışsın da ondan…

– Neyi kaçırmışım?
– Duanın boğazını sıkmış, duanı ellerinle boğmuş, nefes aldırmamışsın!
– Ne demek bu ya?
– Abartmışsın!
– Resulullah (as) Duada Israr edin; Vazgeçmeyin buyurdu, nesi abartı bunun?
– Önce anlaşalım. Açıklamalarıma ayet ve hadisle direneceksen ben ağzımı açmam.

– Özür dilerim. Sanırım sen duada ısrar diye kendimi savunduğum noktada bana başka bir şeyi göstermek istiyorsun.
– Kulluk Edebi; Hakka, Hakkın işlerine; Takdirine saygı gerektirir. Bu, duada da böyle. Biz acizler; duamızı abartarak Kâdir olanı zorlama edepsizliğine düşmemeliyiz.

– Allah Kâdir, Onu kim zorlayabilir ki?
– Orası öyle şüphesiz. Ben sana haşa Allah’ı Zorlama kavramı adı altında başka bir şey göstermek istiyorum.
– Nedir?
– Dua ve Yöneliş; âcizin kâdirden, faninin bakiden, enerjisi sınırlı olanın sonsuz sınırsız enerjiden pay almasıdır…

– Tamam doğru da ısrarımın nesi yanlış?
– Hacı Bektaş Veli, köylü Yunus’a himmet mi buğday mı dediğinde Yunus tabii ki buğday, benim ve ahalinin ihtiyacı bu demiş. Vermişler buğdayı gitmiş. Sonra dağda düşünmüş; Himmet deseydim çok daha genişti, hatta buğday da ona dahildi…

– Yani Yunus buğday ısrarıyla öyle büyük nimetleri kaçırdı ki buğday onun yanında hiç kalır…
– Evet
– Ben neyi kaçırıyorum?
– Neye dua ediyorsun da olmuyor?
– İş istiyorum Allah’tan. Nice sınavlara mülakatlara girdim yok. Deli gibi dualar ediyorum. Ama olmuyor.
– Kasıyorsun!..

– Neyi?
– Alemlerin Sultanının sınırsız hazinesini kasıyorsun ellerinle!.. Hazineler bahşedecek olanı buğdaya hapsedercesine ücretli işe hapsediyorsun nasip ve kısmetini… Sonsuz sınırsız elektriği el fenerine sokmaya çalışır gibisin.
– Anladım, ne yapayım o zaman?
– Bırak…

– Neyi bırakayım, duayı mı? Ama vazgeçmeyin buyurdu.
– Susayım mı?
– Özür, hadis ve ayetle direnmeyeceğim
– Duanı boğmuşsun güzelim. Nasibinin boğazını sıkmışsın, gevşet biraz. Gevşet de duan nefes alsın, nasibin ölmesin olur mu? Az kendine gelsin izin ver ona. Az hava alsın ha?!

– Teşekkür ederim. Şimdi zihnimde oturdu. Zaten ruhen çok yoruldum. Rabbimden şüphe etme noktasına bile geldim.
– Haşa, sakın, sakın ha!
– Bişey sorsam
– Sor
– Kasmadan dua nasıl edilir?
– Detaya girmeden Ona bırakarak
– Örnek?
– Resme bak!
Duana nefes aldır, boğma e mi?!

HERKES KENDİNE YAKIŞANI YAPAR

– İnsanlardan görülen aşağılama, nankörlük ve değer bilmezlik sanki seni hiç üzmüyor. Bunu nasıl başarıyorsun?
– Ben daima kendime yakışanı yapmaya çalışır ve yaptığından emin olmak isterim. Eğer bundan emin olduğumda muhatabımın da kendine yakışanı yaptığından emin olurum…

– Yani diyorsun ki; “Üzülme, herkes kendine yakışanı yapar, herkes yaptığı, söylediğiyle kendi seviyesini ortaya koyar.” Bunu diyorsun di mi?
– Hayır. Benim duruşum bu değil. Bu senin yorumun. Ve bil ki bu yorumla sen hala karşıya bakarak öfke saçıyorsun! Yanman bitmez senin!

– Tamam, herkes kendine yakışanı yapar diyorsun; seviyesizlik, düşüklük, yakışıksızlık beklenir kimilerinden. Yakışanı yapar bu demek değil mi?
– Değil. Ve sen beni dinlemiyor; kafana kazınan üzerinden sözlerimi çarpıtıyorsun. Sözün baş tarafını kopardın, sonu üzerinden yürüdün.

– Baş tarafında sözün ne dedin ki?

– “Ben daima kendime yakışanı yapmaya çalışır ve yaptığımdan emin olmak isterim”. Sen bu kısmı atladın. “Bunu yaptıktan sonra şunu da bilirim ki herkes kendine yakışanı yapar.” Bundan da eminsem üzülmem.

– Neden ama? Nankörlük, aksilik, terslik seni üzemez mi? İnsanız…
– İnsanız tabii.. Bak tekrarlıyorum; Ben kendime yakışanı yapıyorsam, herkes kendine yakışanı yapıyor. Kimse yakışanı yaptım diye bana benim anladığım biçimde davranmak zorunda değil. Kendine yakışanı yapacak…

– İşte o yakışan seviyesizlik, düşüklük, nankörlük, değer bilmezlik değil mi?
– Sen bu sıfatları kendine yakıştırır mısın?
– Hayır
– Kimse yakıştırmaz. Neden? Herkes fıtratı gereğince yakışanı yaptığını düşünür ve işin gerçeği odur. Kimse kendine düşük, nankör yakıştırmaz!

– Yakıştırmaz ama öyleler işte. Nice düzeysiz, cins, arıza, tuhaf tipler var… Niceleri var…
– Sadece kendilerine yakışanı kendilerince yaşayan ve kendine yakıştıran Allah Kulları var. Ben, çevremde nankör, düşük, kıymet bilmez, arıza, cins hiç görmedim… Nerede onlar?!

– Pes vallahi! Seni anlayamıyorum. Ama dinginlik- huzuruna imreniyor, gıpta ediyor bazen delicesine kıskanıyorum bile. Yolu ne bu sükunetin?
– Ben bana yakışanı yaptığımdan eminsem, muhatabımın da onu yaptığından eminim. Kötü sıfatlar yok lügatimde. “Allah’ta kötü yok” çünkü…

– Biliyor musun ne hikmetse aylardır beni kasan sıkıntım geçiverdi şimdi.
– Nasıl oldu bu?
– “Yakışan” kelimesinde düğümlü sır. Ben yakışanı yaparım, onun da yakışanı yaptığını bilirim, yaptığına takılmam. Enfes bi yaklaşım bu!
– Yaşa o zaman! Haydi, hayırlı olsun can dostum.

İYİ HİSSETMEK; İYİ HİSSETTİRMEKTİR

Uzun yolda araç kullanmaktan yorgun düştü. Göz kapaklarının ağırlaştığını hissedince bir mola yerine attı kendini. Çay istedi. Garsondaki coşkun hayat enerjisini gözlerinden hissetmişti. Boşalan bardağı almaya bir başka garson yaklaştı. Tazeleyelim, dedi. Hayır dedi, şimdi değil.

O garsonu izliyordu. Coşkun hayat enerjisiyle müşteri karşılamasını, işini adeta raks edercesine yapışını, nazik konuşmalarını göz ucuyla süzüyordu. İşaret etti ikinci çay için. Bardağı masaya koyarken garsona şöyle dedi: – Çok güzel, çok samimi ve çok temiz bir enerjin var…

– Bu halini hiç bozma olur mu? Negatifliklerin, olumsuzlukların, her iş yerinde yaşanan bazı aksiliklerin seni sarsmasına izin verme lütfen… Garson bir an neye uğradığını şaşırdı. Altı üstü bir mola yerinin asgari ücretli çalışanıydı işte. Çokları teşekkür bile etmezdi…

Çayı beş dakika gecikti diye üst perdeden bakan, aşağılayıcı laf sokan, yetinmeyip şefini çağır bana kibriyle kimlik havası atanlar bile oluyordu. Ne gözler vardı üstünde. Bayağı hislerle süzenlerden ateş edercesine nazar edenlere kadar. Oysa bu kişi, neler diyordu böyle…

Tedbirliydi. Bazı sapıklar söze böyle girerlerdi. Yüz vermese miydi? Ya zarar verirse? Ne bileyim, bir dizi vehim son sürat geçti zihninden. Kasaya giderken çaktırmadan baktı. Öylesi değildi bu müşteri. Kalbini yokladı, hayır hayır değildi. Hem kalkmaya hazırlanır gibiydi işte…

Yorgun müşteri biraz kendine gelmiş ama henüz uykum açıldı eminim, diyecek zindeliğe erişmemişti. Seslendi aynı garsona, bakar mısın? Garsonda yine vehim çalıştı, Hay Allah, ona yakın arkadaşı değil de niye beni çağırır ki? Gitti. Aynı yumuşaklık ve olgunlukla konuştu adam…

– Yolum uzun. Tam kendime gelemedim. Uyku açacak kahve çeşidi hangisidir? Bunu en iyi siz bilirsiniz, dedi.
Garson onore olmuştu.
Biri ona bunu ilk defa bunu en iyi sen bilirsin demişti. Coşkunlukla;
– Expresso single öneririm. Getireyim, dedi.
– Hesabı da lütfen
– Pekala…

Kahvesini alan adam hesabı öderken bahşiş bırakmayı da ihmal etmedi. Garson teşekkür ederken ekledi adam;
– Enerjin çok güzel. Bunu hiç bozma! Allah senin bahtından güldürsün, nasibin gönlünce olsun. Seni dualarıma ekleyeceğim. Sağol…

Garson söylenenlere ne diyeceğini bilemiyordu. Teşekkür, taltif, onore edilme ve bir de duaya eklenme! Bi an nefesi kesilir gibi oldu. Sadece teşekkür ederim, iyi yolculuklar diyebildi. O gün akşama kadar ayakları yerden kesikti. Bu ne, noldu, bu neydi dedi durdu kendi kendine.

Uzun yol yolcusu aracına döndüğünde biraz kestiren arkadaşı uyandı. Hareket ettiler. O da coşkundu. Saatlerdir süren yolculuk bezginliğinden eser kalmamıştı. Az sonra uyanan arkadaşı sordu:
– Ne içtin sen?
– Ben birine kendini iyi hissettirdim bugün, dedi.

– O ne ya? Birine kendini iyi hissettirmek de ne?
– İki çay bir kahve içtim. Hizmet eden garsona kendini iyi hissettirmek için bir şeyler söyledim. İyi hissettirdiği kadar iyi olur insan. Bende gördüğün coşku bu
– Garsona üç- beş sözle mi canlandın sen?
– Evet
– Saçmalık, Hıh!..

Çokları için saçmalık, lüzumsuzluk, işgüzarlık, boş laf görünenler neler katardı insana?! Birine kendini iyi hissettirerek iyi olmak ha?! Bu muydu yani? Bu coşku 3-5 kelimeyle mi akıyordu kalpten kalbe? Deli sorular, peş peşe döndü arkadaşının zihninde. Neleri kaçırıyordu insan?

Canım çok sıkkın iyi değilim dedi biri. İyi değilsen, birine kendisini iyi hissettir dedi diğeri. Canı sıkılan kızdı; ben iyi değilken birine iyi hissettirmek mi? Alay etme nolur dedi. Sustu işi bilen, sustu… Siz, bugün birine kendisini iyi hissettirecek misiniz?!..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir