Değiniler- 252

Değiniler- 252

ÖZÜR DİLEME VE HELALLİK ALMADA İNSAN SEVİYELERİ

Özür Dileme ve Helallik İsteme konusunda insanlar, bilinç seviyelerine göre geliştirdikleri tutumlar çerçevesinde birkaç seviyede değerlendirilebilirler. Her konuda olduğu gibi bu konuda da insanların davranış biçimlerini erişmiş oldukları olgunluk seviyesi belirler. Buna göre;

Egosunun kölesi olanlar, hayata duyguları veya aklınca yaklaşanlar, imanın gereği hakkaniyet bilinci ile yaşayanlar, empati yetenekleri geliştiği için insani değerleri üstün tutanlar ve sırf kendini düşünenlerin özür dileme/ helallik alma karşısındaki tutumları farklı farklıdır.

1- Kesinlikle Özür Dileyemeyenler; Bunlar ego kölesi olduklarından kendilerini haklı çıkarmayı varlık sebebi sayarlar. Haksızdım, yanlış yaptım derlerse nefes alamazlar. Özür ve helallik istemek idam sehpasına çıkmak gibi gelir bunlara…

2- Kendini de Haklı Çıkararak Özür Dileyenler; Tamam yanlış yaptım ama sen de şöyle yaptın, öyle yapmasan ben de böyle yapmazdım tarzında özür dilerler. Peki bu özür müdür yoksa usta zihnin kendi kendini ve muhatabını kandırarak rahatlama cambazlığı mı?!

3- Bedel Ödeyince Özür Dileyenler; Kendi kalpleri kırılmadıkça nasıl kalp kırdıklarını, kendi sahiplikleri elden çıkmadıkça muhataba nasıl zarar açtıklarını görmeyenlerdir bunlar. Musibet sonucu uyanır, özür dilerler. Bor’un pazarı geçtikten sonra… Ba’de harabül Basra…

4- Musibet de Yaşasalar Özür Dileyemeyenler; Suretâ insan, aslî huviyet itibariyle şeytandırlar. Musibet ve bela dahi uyandırmaz bunları. Kibirleriyle kendi kalplerini kilitledikleri için özür dileyemez, helallik isteyemezler… Akıllarına bile gelmez bu…

5- Derhal Özür Dileyen ve Helallik İsteyenler; Uyanmış, arınmış, saflaşmış ve kemal yolunu tutmuşlardır. Fark ettikleri anda derhal özür ve helallik dilerler. Sadece dil ucuyla değil, gönülden ve de açtığı hasarı tamire, bedeli karşılamaya hazır olarak…

Özür Dilemek/ Hellalik İstemek; insanın aleyhine durmadan akan, kendini zincirleyen; bereket ve afiyetine set çeken negatif akımı durdurması demektir! Benlik ve Utanma belasına bunu yapamamak? Düşünemiyorum bile! Ayak bağı olacak kötü enerjiyi kesmek, dileyene nasip olsun!

VEKİL ÇAĞIRMAK MI?

Harlaya gürleye akan ırmaklar; önlerine çıkan kayayı oymak, seti aşındırmak, ağacı sökmek için adeta var gücüyle yüklenir değil mi?! Ne gariptir ki yıkıcı, sökücü, bozucu bu kuvve; dalı, odun parçasını, yaprağı başının üstünde; kum ve çakılı da bağrında taşır okşarcasına…

Akışa uyumlanan insanla, akışa direnen insan için de evrensel enerji ırmağı aynısını yapar biliyor musun? Emin ol, orada da olan ırmak- doğa arasında olandan hiç farklı değil… Hayat; akışına uyumlananı kucaklar, okşar, sarar ve gideceği yere kadar kolayından taşır gün be gün.

Hayat, akışına uyumlanmaktan öte kendini ona salıvereni de başının üstünde taşır. Baş tacı edercesine… Sen şimdi birilerine gamsız, uyuşuk, umursamaz, ruhsuz, vurdumduymaz diye sinir oluyor; kendi titizliğinde övünüyorsun değil mi? Kızgınsın! Gördüğüne mi kızıyorsun? Hayır…

Sen aslında gamsız, duygusuz, ruhsuz, cahil, duyarsız dediklerinin işlerinin hep rast gitmesine, talihlerinin hep lehlerine dönmesine, her zorlukta dört ayak üstüne düşmesine bozuluyorsun! Sinir oluyorsun! Sana göre titizler, disiplinliler, hassasların işi rast gitmeli di mi?!..

Irmağa direnen kayalar kum oldu güzelim. Başkaldıran ağaçların kökleri denize karışalı çok oldu. Setler? Irmağın uğradığı hiçbir yerde tutunamadılar. Irmak yine başında taşıyor çiçek, yaprak ve dalları. Ve ırmak yine kendi içinde sarıp sarmalıyor kendisiyle akan kumu çakılı…

İbrahim (as) devasa ateş dağına atılırken Allah’ı mı Vekil tuttu? Ateşe karşı, ateşten güçlü Allah adlı bir vekil mi? Bazen sıkışır mı göğsün? “Aha da şuramda, yumruk gibi bir ateş topu” der misin? Vekil mi çağırıcan? Yaprak, çiçek, dal ne güzel akıyor ırmakla…

SÜREÇ ODAKLI YAŞAMAK

Japonya’yı ziyaret eden Batılı Profesör Zen manastırına da yol uğratır. İçerideki günlük yaşamı gözlemlerken talebeler, ustalarının az ilerideki korulukta ok atış talimleri yaptığını, isterse yanına gidebileceklerini söylerler. Profesör memnun olur ve ustanın yanına geçerler…

Usta büyük bir özen ve keyifle ok atmakta ama hiçbir atışı hedefi bulamamaktadır. Bir süre sonra sıkılır profesör. Ve gayri ihtiyari rehberine “Bu da iş mi, onlarca atışta tek bir isabet yok. Saatlerce sürecek mi bu? Sıkıldım, gidelim” der. Profesör ayrılınca Usta rehbere sorar;

– Ne dedi misafirimiz? Nasıl buldu bizi?
Rehber utana sıkıla;
– Hoşlanmadı efendim. Sıkıldı atışlardan. Bu da iş mi, hedefi bulamadığı halde insan devam eder durur mu, saçma dedi, der.
Usta:
– Şaşırmadım. Çağdaş Kafa budur. Hatta insanların çoğu böyledir der.
Devam ederek…

– Biz, süreç odaklıyız çocuklar, hedef odaklı değil. Biz oluşu izlemedeyiz, sonuç beklemede değil. Biz oluşa katılır, oluşla oluşana rezone olur, yaratımın tadını çıkarırız. Çağdaş Kafa bundan mahrumdur. O çıkarcıdır. Mantığı da çıkar üstünedir. O Sonuç ve Hedef odaklıdır…

– Çağdaş Kafa bunun için huzursuz, mutsuz ve hırçındır çocuklar. Sonuç alamayacağı işe girmez; sonuç göremediğine katılmaz, ortada hedef yoksa yola çıkmaz, çıksa da çabalamaz. Bunların yokluğunu boşluk sayar. Boşuna bir işe girişmek de ona göre akıl kârı değildir…

– İstesem her seferinde 12 yi vurabilirdim. Ama buna odaklanırsam yay germedeki estetiği, okun rüzgarda kavislenişini, yol alışındaki büyülü sesi, kollar- gözlerin mucizevi işlevini kaçırırdım.. Sırf bu zevki iliklerime kadar tatmak ve yaratıma katılmak için hedefe odaklanmadım.

Şu an huzurlu musunuz? Süreci izleyip ona katıldığınız içindir. Şu an mutsuz musunuz? Hedef ve Sonuç odaklı olduğunuz içindir. Bir yanda Zen Ustasının dedikleri diğer yanda Batılı Çağdaş Kafanın insanlığa empoze ettikleri. Tercih sizin. Hayatınız; Tercihlerinizidir VesSelam.

“Süreç Odaklı Yaşam”ı kendiliğinden yaşayanlar; Kadınlardır. Onlar; Yaratılış ihsanı olarak Süreç Odaklıdırlar. Düşünün, Sonuç- Hedef odaklı olsalar “Annelik” işlevini bi ömür sürdürebilirler miydi? Sonuç- Hedef Odaklı olsalar “Aile” kurumu ayakta kalır mıydı? Hanımlara Şükranla…

DUANIZ VE SİZ

İki tür hayır dua vardır:
1- Yaşamsal İhtiyaçlar İçin Dua
2- Varoluşun Farkına Varma

1. tür; insanların çoğunun yaptığı; arzu, dilek, ihtiyaç vb odaklı, dünyevi/ebediyete dönüktür.
2. türde arzu- ihtiyaç yoktur. Sadece Fark ediş vardır.
(Lao Tzu)

– Ne zamandır dua edemiyorum. Hiçbir şey isteyemiyorum Allah’tan. “Duadan uzak kalmak hayırdan mahrum olmak” dediler. Sanırım kayıptayım. Ne yapsam?
– Safsın oğlum sen! Biraz da salaksın!

Birbirimize nazımız geçerdi, argo konuşabilecek kadar samimiydik. Az durdu, devam etti…
– Bana ne dersen de alınmam, kabulümsün. Ama nolur açıkla, dua edememe tıkanıklığım geçer mi? Nasıl aşarım bunu?

Yürüdük sahilde. Balıkçılar, çivileme veya balıklama dalanlar, Boğazın serin sularında kulaç atanlar ve hiç eksik olmayan satıcılar… Yüzen gence bi seslendim;
– Delikanlı az yaklaş hele…

Çocuk yüzerek yaklaştı kıyıya.
– Bazı şairler denize muhteşem şiirler söylemiştir, bilir misin? Boğaziçi ressamları da buraları çok güzel resmederler… Çocuk az terslenerek seslendi:
– Git işine be abi! Ne şiiri, ne resmi? Ben Bebek’liyim doğma büyüme. Her gün Boğazdayım. Resimmiş, şiirmiş git işine Allahasen, kafa bulma benimle…

Sonra kulaç atarak döndü serin sularda oynaşan arkadaşlarının yanına…
Bizimkine döndüm:
– Duydun mu ne dedi? Ben doğma büyüme buralıyım, Boğaz resmi, Boğaz şiiri ile ne işim olur dedi…
– Tamam da herkes dua etmeli!
– Tabii etmeli, etmeli de herkesin duası farklı.
– Nasıl ama? Ben dua edemiyorum.
– Sen dua ediyorsun.
– Nasıl?

– Her gün bana mail/ mesajla ulaşıp tefekkür paylaşan sen değil misin?
– Evet
– Yaşadığını, duyduğunu, gördüğünü çözmek için akl-ı selim kişilerle istişare eden sen değil misin?
– Evet
– Gece gündüz İbni Arabiden Aristoya, Mısriye kadar kafamı ütüleyen sen değil misin?
– Evet

– Abi şu konuya taktım kitap öner diyen, su içer gibi okuyan sen değil misin?
– Evet
– Şurada bir bilge var deseler paraya, benzine acımadan tek cümle için yollar tepen sen değil misin?
– Evet
– Sırf hak sohbeti için her gün millete çay çorba ısmarlayan sen değil misin?
– Evet
– Ve sen şimdi bana dua edemiyorum, tıkanıklığı nasıl aşarım diye soruyorsun öyle mi?
– Evet abi

– Oğlum döverim seni! Git işine Allaahasen!

ESAS DUA

İnsanlar; dua etmeyi tanrıya doğru konuşmak, isteklerini dile kelimelere dökmek sanıyorlar. Oysa esas dua bu değildir. Esas Dua; Susmaktır. Susmak ve hiçbir söylememek. Ne zamana kadar? Tanrının ne söylediğini işitene kadar. Susan; O’nu işitecektir. (Soren Kierkegaard)

18.YÜZYIL İSTANBUL’U VE TÜRKLER

Her caminin, mahallenin yoksul ve sakatlarına bakmak, bu insanların eşlerine ve dullara her gün bir ekmek, iki kap yemek ve bir donyağı mumu, eğer varsa çocuklarına para ve bir ekmek vermek için bir imarethanesinin olması zorunludur…

Müezzinlerden en kıdemlisi, annesi ve babası olmayan, İstanbul’da bakacak akrabası bulunmayan öksüz çocuklara evinde bakmak zorundadır!.. Bu çocuklara bir sanat ya da bir zanaat öğretilir ve bunlara “Cami Çocukları” denilir…

Selatin (Padişahlar adına yapılan) camilerinden her birinde, başvuran yoksul göçmenlere para ve ekmek dağıtılır… Kervansaraylar ve öteki yolcuların kaldıkları hanlar büyüklükleriyle göze çarpıyor. Kimileri 4-5 bin at-deve alacak kapasitede. Bunların bir özelliği; konaklama için hiç para alınmıyor sadece saman- arpa parası ödeniyor. Ücreti “İstanbul Efendisi” belirliyor, kimse aldatılmıyor.

Bu başkentin (istanbul) nüfusunu hesaplamak kolay değil ama genel bir hesapla 1 Milyon kişi var. Surlarının alanı, sokaklarının darlığı ve bütün evlerde insanların yaşadığı göz önünde tutulacak olursa bu sayının kuşku götürür yanı yok. Bunlardan başka pek çok ağaçlıklı alan var.

Yemeğe, özellikle de Ekmeğe düşkün olan Türkler bu şehirde günde 16.000 kg Buğday, 12.000 koyun, 200 sığır, 80 kova Pirinç -her kova yirmi kilo geliyor-, 1.440 kg Kahve tüketiyorlar… Bu da zaten Türklerin beslenmelerini oluşturan birkaç yiyecek türü…

Bu başkent, çok sık olmasa da kimi zaman şiddetli depremlerle, -bunun için evlerin hemen hemen hepsi ahşaptır-, her yıl vebayla ve binaların ahşap olması nedeniyle sürekli yangınlarla karşı karşıya kalıyor. Evlerin ahşap iskeletli olması kimilerinin tuğla ile, kimilerinin de yine tahtayla doldurulması ve hepsinde zeminin çam tahtası döşenmiş olması yüzünden yangınlar daha büyük felâkete neden oluyor.

Hem Türk erkeklerinin hem de kadınlarının sürekli tütün içmeleri, kışın mangal- tandır kullanılması benzer yıkımlara neden oluyor ama yangınların çoğu halkın tedirginliğinden doğuyor. Çünkü halk yönetimden memnun olmadığında memnuniyetsizliğini göstermek için yangın çıkarıyor….

İnsanı hayran bırakan ve ülkenin zenginliğini gösteren başka bir şey daha; yangının külleri soğumadan yeni evlerin yapılmasına başlanması. 21 Ağustos 1782 büyük yangınının onuncu, on birinci ayında bütün evler yeniden inşa edildiği için İstanbul sanki hiç yanmamış hale gelmişti.

İstanbul’un siyasal yönetimi “İstanbul Efendisi”nin ya da valinin yükümlülüğünde. İkinci önemli kişi muhtesip; ama özellikle düzeni sağlamak ve satışlar sırasında yiyeceklerin ağırlık ve ölçülerinin gerçeğe uygun olmasını denetletmek için sadrazam tebdil-i kıyafetle çıkıyor.

Ayrıca kentte ve kenar mahallelerde bekçiler dışında devriyeler dolaşıyor, ellerinde bir çubuk ya da bir sopayla karışıklığı önlüyorlar ve yakaladıkları suçluları sopalarla, uçları metal yıldızlı kayış kamçılarla cezalandırıyorlar…

Talih oyunları Türklere yasak. Canlı varlıkların resimlerini yapmak ve bu resimlere sahip olmak da günah. Çünkü söylenenlere göre bu resimlerin kendilerine uyan bir ruhu Tanrıdan istemeye hakları var…

Türkler gururlu olduklarından ya da despot yönetim anlayışlarından dolayı ticaretle ve eğitim işleriyle pek meşgul olmazlar. Bildikleri iş devlet memuriyeti ve zanaatkarlıktır. Onun dışında zamanları evde geçer.

Soyluluk kavramı Türklerde yok. Üstünlük, devlet memuriyeti veya zenginlikten geliyor. Okuma yazma bilmek, Kuranı hatim etmek, at binmek, ok atmak bilgi adına onlara yetiyor. Bu yüzden cahil kalmışlardır.

Türkler günde iki kez yemek yiyor: ilki sabahları 9’da yenilen hafif yemek; 2. si ise güneş battıktan sonra yenilen ana yemek. Konukseverlik kuralı gereği zengin beyler arasında masaya oturmadan önce şöyle bir gelenek var: “Yemek yemek isteyen varsa gelsin!” diye bağırmak.

Gözde yemekler arasında pilav, ızgara kebap, mayalanmış süt (yoğurt) var. Kokulu meyvelerden yapılan şerbetleri çok içiyorlar. Ellerinde sürekli tespih var, her bir taneye “Allah büyüktür, Allah güçlüdür” vb. sözler söylüyor ama bunu ibadetten çok vakit geçirmek için yapıyorlar.

Türkler bir anlaşma yaptıkları zaman güven telkin etmek için karşılıklı olarak sakallarını tutma alışkanlıkları var ve aynı şeyi yapmamaları hakaret sayılıyor. Bir söz verdikleri zaman Tanrı isterse anlamına gelen inşallah sözcüğünü hiç unutmuyorlar.

Şarap yasak olduğu için afyon kullanılıyorlar. İstanbul’da afyon içmek için Tiryaki Çarşısı; Afyon Pazarı adlı bir yerde toplanıyorlar. Bunu zeytin taneleri gibi tablet halinde hazırlıyorlar. Afyonu çok kullananlar sarhoşluğu da aşarak aptallaşıyor, sararıp soluyor zayıflıyorlar.

Kadınlar genellikle evde. Buna karşın camiye, hamama gitmek, birbirlerini ziyaret etmek için dışarı çıkabiliyorlar. Bir kadın bir başka kadını ziyarete giderse ev sahibi olan kadının kocası, evde kadın konuk olduğu sürece evin harem kısmına giremiyor.

Türk kadını da Türk erkeği de hamama gitmeyi ve orada 5-6 saat kalmayı seviyor. Farkında değiller bu yüzden erken yaşlanıyor ve çöküyorlar. Kan dolaşımı için bu çok zararlıdır.

Türkler gururlu ve bir o kadar da tembel. Despot rejimleri altında tek dertleri servetini devletten korumak. (Devlet isterse el koyar) Veya makam elde etmek… Bu halktan sanayi kurulması isteniyor. Bu şartlarda bu olanaksız ve yürümeyecek bir istek.

Halk genellikle iyi ve saf karakterli, sözünde duruyor ve bu erdemlerinden gurur duyuyor. Bütün gelenek ve görenekleri Kuran’a dayanıyor ve şu anda çok uygarlar, ama onlarla özdeşleşen ve onları bu denli geniş toprakların sahibi yapan savaşçı ruhlarını yitirmişler…

İtibarlı kişiler çok nazik ama biraz önyargılılar ve Müslüman olmayanlara Gâvur diyerek küçümsemeyle bakmalarına karşın aynı masaya oturmayı reddetmiyorlar. Türklerin çok güzel ülkeleri var; konumu ve verimliliği ticareti davet ediyor, bolluk, mutluluk vaat ediyor ama…

Dünyanın Efendisi olacak denli şahane bir ortam içindeki Osmanlı İmparatorluğu, sürekliliğini onlara saldıran, kendi savunmasına karşı koyan güçlerden çok, Hıristiyan devletlerin çıkar çatışmasına borçlu. Hristiyanlar birleşirse işleri zor… (Federico Gravina 1785 yılı anıları)

KİŞİLİĞİN ZEKÂTI

İnsanın Kimliğine; onuru, değerleri, vazgeçilmezleri, yücelttikleri ve değer verdiklerine indirilen darbeler de Zekât kapsamındadır. Kişiden bunların alınması; kişinin zekâtıdır. Ve zekât vermek; malı arıtır. Kişilikten, kimlikten, değerlerden verilenler de İnsanı arıtır…

– İyi ama zekât gönüllü verilir. Sen burada kişiden alınanlar diyorsun. Gönüllü vermemiş bak, alınmış. Nasıl zekât olur o vakit? – Haklısın, çünkü Resulullah (sav) uygulamasına göre değil şimdilerdeki zekât anlayışına göre düşünüyorsun.

– Neydi Resulullahın zekat uygulaması?
– Resulullah ve Hülefai Raşidin dönemi zekat uygulaması gönüllü bir veriş değil, resmi vergidir. Vergi nasıl toplanırsa zekat da öyle alınırdı. Gönüllülüğe bakılmaz, İslam Topraklarında yaşayanın sahip oldukları üzerinden hesaba bakılırdı.

– Yani verme değil alma esastı?
– Evet verme değil alma esas. Alacak olan görevli vaktinde bunu devlet hesabına alır, ilgililere ayet emrince dağıtırdı.
– Hakikat Yoluna yönelenden alınan egosal değerleri, kimliğe dayalı sahiplikleri nasıl zekata bağladın?
– Değerler dediklerin de sahip çıktıklarımız değil mi? Arınma sahipliklerden alınanla gerçekleşiyorsa; sadece maddi maldan değil zihinsel- ruhsal zenginliklerden de alınıyor.

– Ruhsal planda onur, gurur, kimlik, karakter derken onlara inen darbelere üzülüyor, alınıyor hatta kırılıyoruz. Çöküntü yaşıyoruz. Ama şimdi yeni bir kapı açıldı. Peki bunlar alınınca yıkılır insan, o ne olacak?
– Zekat, zenginden alınır. Zengin yıkılmaz. Zekat malı arttırır…

– Tamam zekat arıtır ve arttırır. Kuşku yok. Ama insandan onur, gurur, kimlik hatta karakter gidince insanda ne artıyor? Ne bereketleniyor.
– Mevlana aşk nedir diyene ben ol da bil demiş. Ben sana öyle demeyeceğim. Ama şunu diyeceğim; alınanların tam zıddı değerler artar.

– Bunu biraz aç, nasıl?
– Gurur alınır tevazu verilir. Onur alınır vakar verilir. Bireysel Kimlik alınır Herkese Ayna olan kimlik üstü bir kimlik ve sevimlilik verilir. Ego alınır; varlıkla tek bütün olma verilir. Ne verilmez ki. Verilen bilir, alınanları tanıyan da bilir.

– Bir merakım var, kızmazsan sorayım. Biraz uç bir soru olacak ama
– Buyur sor lütfen
– Hakikat Yoluna çıkmış olandan bu alınanların bir oransal durumu, hesabı var mı? Hani zekat % 2.5 ya ondan sordum. – Zekat % 2.5 veya 1/40 öyle mi?

– Öyle biliyoruz. Bu durumda ruhsal ve zihinsel planda alınanlarda oran?
– Hz. Ali (kv) ye sordular: Ya Ali zekat oranı nasıl? Dedi ki sizin için mi benim için mi?
Olur mu Ya Ali, sizi bizi var mı? Var dedi ve ilave etti:
Zekat sizin için % 2.5 benim için % 100 !!!

– Hz. Ali ve Ulu Kişilere özenirim ama bu beni ürküttü. Hakikat Yoluna çıkandan alınacak oran?
– Hakikat Yolundaki ego zengini; diğer zenginden farklı. Çünkü o neye sahip olduğunu bilmez. Onun için bir şey denemez!
– Ne demek neye sahip olduğunu bilmez?
– Gururuna darbe inmeden gururun olduğunu bilebilir misin? Kibrine dokunulmadan kibrini? Kimlik düşkünü olduğunu kimliğine sövülmeden bilebilir misin?

– Doğru, bilemem. Yine de alınacaklar hakkında fikir istiyorum.
– Yönelişin ve Samimiyetin kadarı ile alırlar canım. Korkma; alınanlar ileri aşamada yeni lütuflar olarak iade edilir en güzeliyle. Çünkü zekat malı arttırır. “Ben”in zekatı “Biz”i büyütür, zenginleştirir vesSelam

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir