Değiniler- 253

Değiniler- 253

BÜYÜK LAF- BÜYÜK SINAV

Allah, büyük sınavlar yaşatacağı kişilere büyük laflar ettirir! Tarihte yaşamış büyük zatlardan hayatı zorlu ve ölümü şehadet olanların hemen hepsi kendi sonlarını yazı veya sözle dile getirmişlerdir. Büyük Laf- Büyük Sınav arasında ne tür bir ilişki var peki? Sorgulasak mı?

“Allah istisnasız her duayı kabul eder. İnsanlar Onun kabul ediş biçimlerini bilmedikleri için duam gecikti veya kabul edilmedi derler” deniyor duaya dair bir açıklamada. Doğrudur. Dua; çağırmak, davet etmek olduğuna göre insan neyi, nasıl davet ettiğini düşünmeli öncelikle…

Her çağrı bir özenti ile başlar. Gerçeğin esas yüzünü henüz görmemiş bilinçler; özenirler bazı şeylere. Çocuklar misali. Onlar da özenir ya hani. Hakikat Yoluna çıkan ama henüz esaslı gerçekle yüzleşmemiş olanlar da çocuk misali özenirler. Her özenti; güçlü bir davettir aslında.

“Allah, her duayı kabul eder” cümlesinin insan düzlemindeki karşılığı şöyle okunmalı bizce: “İnsanın beden ve ruhu; bedensellik ve zihni; onun özentisini gerçekleştirmek üzere tetikte bekler. O neye yoğunlaşırsa onlar da onu yaratmaya yoğunlaşırlar!..” Korkunç mu bu gerçek?!..

İnsanın, kendi dünyasının kendi elleriyle yaratılmasındaki ana mekanizmalardan biri bu. İster kabul et, ister takdir var, kader ta ezelde yazıldı veya dünya sadece benden ibaret değil, olayların kişilerin etkisi var de… Ne dersen de ama böylesi bir mekanizma olduğunu da bil…

Genç adam toplumsal planda kınanacağı bir olay yaşamış, çevresini terke mecbur kalmıştı. Kolu kanadı kırık, gönlü yanıktı. İlmine irfanına güvendiği birini aradı. Karşıdaki ilk şunu sordu:
– Evliyadan en çok kimi sevdin sen?
– Hallacı-ı Mansur
– Şehadetin kutlu olsun kuzuuuum…

Ne alaka, diyemeden kapandı telefon. Diyemezdi. Karşı çıkamayacağı kadar bilge, incitmekten ödü kopacak kadar hürmete layıktı aradığı. Düşündü. Yola ilk çıktığı yıllarda ne çok özenmişti Hallaca! Her fırsatta onu anlatırdı. Hayatına, sözlerine hastaydı adeta… Uyarılmadı mı?

Allah, kulunu her an, her şekilde uyarırdı. Kul, bazen duygularına bazen aklına yenik düşer de duymaz- görmez olurdu uyarıları. Hatırladı, uyarılmıştı. Ne zaman Hallaç, Nesimi, Sühreverdi dese bir büyük “Demeyesin! Demeyesin!” diye uyarırdı kendisini. Dinleyen kim, uçuyordu…

Ne anlattım sana dostum? “Allah yaşatır”, “Allah yapar” diye anlatılanlar; bil ki senin beden- ruhundaki mekanizmalarca senden sana çalışıyor, işliyor. Ve bil ki sende, senden öte evrende yaratıma geçmek için hazır, tetikte bekleyen Yaratım İşçileri var! Bir komutunu bekliyorlar!

Ve bu yaratım işçilerinin bir özelliği de bizim nezdimizde negatif, kötü, yaralayıcı, yakıcı, yıpratıcı, öldürücü sahneleri; pozitif, iyi, yapıcı, inşa edici, diriltici sahnelerden daha çok sevmeleri ve daha hızlı yaratmaları!.. İnan ki; kötümser konularda çok hızlı çalışıyorlar!

“Büyük Laf-Büyük Sınav” ilişkisini anladın mı şimdi? Neden o gence “Demeyesin!” dendi fark ettin mi? “Herkes kaderini yaşar, kaderinde olmasa büyük laf etmezdi, bu da normal” mi dedin? Tamam, sana hiçbir şey demedim ben. Ezber dünyanda yaşa sen! Hitabım, gerçek dünyada yaşayana!

BİR BAŞKA AÇIDAN HASTALIK

Bilirsin ki ben Hastalığa inanmam… Hastalık; bedenselliğin bir isyanıdır; hayata isyanı. Gerçek olanla İdeal olan arasındaki uçurum büyüyünce biyolojik boyut; yani Hayvaniyet, Bilince hükümranlık kurar. Bedensellik; karanlık ve hayvani yaşayışına hastalıkla devam eder…

Bedenselliğin karanlık- hayvani yaşamı kişiye hakim olduğunda Bilinç tüm aydınlatıcı lambalarını söndürür. (Hasta sağlıklı düşünemez, değerlendiremez) Tersi de benzer. Bilinç yükselip tüm lambalar yanınca bu defa Beden isyan eder. İsyanı; grev ve harakiridir. İsyan; Hastalıktır.

Hastalık; gerçek manada seven, gerçekten sevilen, rüyalarıyla yaşadığı hayat arasında korkunç uçurum ve halledilmez tezatlar bulunmayan insanların semtine uğramaz.

Hastalık; gerilen tellerin kopuşu, hastalık limana sığınış. Hastalık bir kaçış… Seni bu kadar severken hasta olmaya hakkım yok benim. Halsizdim ama yataktan fırlayıp kalktım…

(Cemil Meriç- Jurnal2- Lamia Hanıma Mektuplar)

BU ÜLKENİN MAYASI

Bu ülkenin bütün ırklarını Tek Irk, Tek Kalp, Tek İnsan haline getiren İslamiyet olmuştur. Bu biyolojik değil, moral bir Vahdettir. Yani Vahdetlerin en büyüğü en Mukaddesi… Aynı şeylere İnanmak, aynı şeyleri Sevmek, aynı şeyler için Ölmek ve Yaşamak…

Laz’ı, Kürt’ü, Arnavut’u, düğüne koşar gibi ölüme koşturan bir inançtır bu… 600 yıl aynı potada erimek ve zaferden zafere koşmak; beraber ağlayıp beraber gülmek…

Sonra çözülüş, çürüyüş ve kokuş… Ve bir Mezarlık haline gelen Memleket. Tarihin dışına çıkan (çıkarılan) Anadolu. Tarihin ve de Hayatın…

Ve Avrupa Kapitalizminin uyuz köpeği Aydınlar Topluluğu… Bu çöküştü kıyamet ihtişamı yok… Şiirsiz, dertsiz, bir frengi salgının kemirdiği bedbaht bedenlerin, bedenselliklerin çirkinliği var…

Aydınlar Topluluğu efendilerinin fırlattığı kemikleri yalamakla meşgul. Havlamasını bile unutmuş; dişsiz, kuyruksuz. İnsan, inançlarını kaybedince çomarlaşıyor. Dinsizlik; irticaların en affedilmezi! En yiğit orduyu en miskin sürü haline getiren veba! (Cemil Meriç- Jurnal2)

ALDANMAYIN, DİN BU DEĞİL

Gelmeyene git
Terk edene ilgi göster
Küsene ilk adımı sen at
Nankörlük görsen de vermeye devam et
İletişimi kesenle iletişimde ol
Kalbini kırsalar da incinme
Herkeste Hakkı gör
Hepsi Hak

Peki ben neyim?
Makine, robot, aptal, saftrik mi yoksa?

Aldanmayınız!
Bunlar Din değil !..

“Allah, bir adım atana on adım gelir; On adım atana yürür; Yürüyene koşar…”
Ben Allah değilim!
Kulum ben kul…
Acizim aciz!..
Anladın mı, Allah değil !..

Aldanmayınız!..

Din adına,
Tasavvuf adına,
Spiritüalizm adına,
Gelişim adına veya
Medeni Ölçüler adına; insanî olmayan, insan fıtratına uymayan, doğallık dışı telkin ve prensiplerin hiçbirine aldanmayınız!..

Aldanmayınız ki
Sömürülmesin Enerjiniz!
Yanmasın Kalbiniz!

Kalbimi kırarsan kırılırım,
Kırıldığımı halimle de belli ederim,
Nankörlük edersen mesafe koyarım,
Terslik yaparsan iletişimi azaltırım,
Kızdırırsan Öfkelenirim,
Öfkelenme, öfkeni tut!
Olur, içerden yersem nolacak?
Öfke, kırıklık organlarımı bozar hasta ederse şifa verecek misin?

Aldanmayınız!
Fıtrata uymayan,
İnsan psk. ni yok sayan uçuk yaklaşımlar sahtedir!
Anlatan, Yazan kim olursa olsun!
Allah muhafaza motoru yakarsınız!
Herkes kadar siz de Haksınız!
Siz Özelsiniz!

UYUŞTURUCU MADDE KÖTÜ, YA UYUŞTURUCU MANA?

İnsanlık, “Uyuşturucu Madde” gerçeğini fark etti ve hem önleyici hem de tedavi edici yöntem- uygulamalar geliştirdi. İnsanlık, henüz “Uyuşturucu Mana” gerçeğini fark edemedi! “Uyuşturucu Bilgi”-“Uyuşturucu Algı” dan beslenen “Uyuşturucu Mana” fark edilir mi bir gün? Bilemiyorum.

Bildiğim bir şey varsa o da “Uyuşturucu Mana” kapsamına giren bilgi, algı ve kabullerin hatta bunlar üzerine kurulu ilim, fikir, sanat ve kültür disiplinlerinin; insanlığa zarar vermede “Uyuşturucu Madde” den daha fena, daha etkin olduğu; daha güçlü ve derin izler bıraktığıdır!..

Nedir “Uyuşturucu Mana” ile kastettiğimiz? Hangi ilimler, hangi yayınlar, hangi algı grupları ve akımlar bu kapsama girer?! Sarhoşa sarhoşluğu kabul ettirilebilir mi? Uyuşmuşa aklını başını al demek fayda verir mi?! Fincancı katırlarını ürkütmeyelim. Sadece bi öneri getirelim.

İnsanların büyük çoğunluğu, temelden tuğla çıkarak ev yaparcasına bilgi bilgi üstüne ekleyerek hayat anlayışlarını inşa ediyorlar. Çatıyı kapadılar mı değme keyiflerine!.. Onlardan pek azı tam tersini yapıyor! Mevcut binadan tuğla söke söke ta temele iniyorlar! Cesaretle hem de!

Açıkta kalırız, üstümüze kar yağar, tepemize güneş geçer vb endişelere aldırmadan yapıyorlar bunu… Ve sadece onlar fark ediyor hangi bilgiyle uyuştuklarını, hangi algıyla sarhoş olduklarını ve hangi mana ile kendilerinden geçtiklerini… Bunu sen de yapabilirsin! Çünkü….

Sen “BİNDİĞİ DALI KESEN” Hoca Nasreddinin torunusun! Anladın mı şimdi fıkranın ruhunu? Bindiği dalı kesen, kendi algı temeline dinamit koyabilen fark edecek “Uyuşturucu Mana” zehrini ve türevlerini. Ve sadece o keşfedecek göz kamaştıran saklı, esaslı, paha biçilmez hazineyi!

KARŞILIKSIZ SEVGİ Mİ?

“Almadan vermek; Vermeden almak Allah’a mahsus.” Evrende işleyen sistem; tıpkı ticaret gibi karşılıklılık esası ile yürümektedir. Verdiğiniz kadar alır, aldığınız kadar verirsiniz. Veriş veya alış dengesi bozulduğu zaman İlişkilerde de iç aleminizde de stres işte o zaman başlar.

Dış dünyanızdan; ilişkilerinizden kaynaklanan bunalımlara bela, sınav veya kör talih dersiniz. Oysa sorun alış- verişte dengesinin bozulmasıdır. İç dünyanızdaki gerilim- stres dahi alma verme dengesizliğindendir. Kendinizden çok karşıya verir; alamayınca da kızarsınız…

Evet biliyorum, soğuk ve donuk gelecek ama söylemeliyim; Karşılıksız Sevgi gerçek mi? Yok öyle bi şey! Bu sadece insanın kendi kendini kandırması! Sevgi dahi alış- veriş dengesine tâbi. Sindir bunu ve biraz düşün… Anne- evlat sevgisi karşılıksız mı? Onu bile bi düşün olur mu?

SAHİ NE OLMALIYDI ASIL SORU?

Okuduğunuz kitapları ben de okusam, dedi meraklı hakikat talibi. Olur tabii dedi bilge. Okuduklarından bi kısmını not ettirdi. Sevinerek gitti genç. Bir diğeri, 24 saatiniz nasıl geçer dedi. Ona da saat saat gününü anlattı koca çınar. O da öyle yapacağı yeminiyle izin istedi…

Orta yaşlı bir başkası, kimlerden ders aldınız dedi. Ona da uzun uzun anlattı usta; sohbetini dinlediklerini, yolunu izlediklerini, manen- ilmen beslendiklerini… Gözleri parladı adamın, hayatta olanları ziyaret edeceğim, ölmüşlerin devam eden yollarını izleyeceğine söz verdi.

Bir başkası nafilelerini sordu. Nafilelerini, özel ibadetlerini anlatmak istemezdi ama soran samimiydi. Onları da anlattı. İhlas ve takva düşkünü misafir, evvel Allah ben de uygulayacağım dedi. Öteden biri zikirler ve dualarını öğrenmek istedi. Ona da istediklerini verdi usta…

Azıcık görmüş geçirmiş olan derviş gönüllü, ne tür imtihanlar verdiğini sordu, sakıncası yoksa biraz dinlemek isterdi. Hayatından sahneler anlattı Gönül Sahibi. Yandık, tüttük, kül olduk, duman olduk, demlendik, döküldük dedi sembol diliyle. O da pek bahtiyar kalktı sofradan…

Misafirler ziyafetten ayrılınca gölgesi gibi yanından ayrılmayana seslendi gönül sahibi: – Ne kadar nasipliler di mi? Sordular; istediler; cevaplandılar; nasiplendiler. Kumda pişen kahveleri getiren gölgesi hiç olmadığı kadar celalli ve sertti: – Hepsi bedbaht, hepsi nasipsiz!

Edep, erkan gereği hiç böyle konuşmazdı gölgesi. Ama bu da hoşuna gitti efendinin. Gevrek bi kahkahayla; – Deyiver, niye nasipsiz ve bedbahtlar? Gölge: – Soramadılar! Asıl soruyu soramadılar! Asıl soruyu soramadıkları için asıl cevabı alamadılar! SAHİ NE OLMALIYDI ASIL SORU?!

Öyle bir bilgeye tabii ki her insan kendi tabiatı ve kendi ihtiyacı doğrultusunda soracak, alması gerekeni kendince alacaktır. Zaten bilge, hepsi için nasiplendiler demiştir. Bilgeyi gölge gibi takip eden, ondan zirve seviyede istifade eden ise nasipsizler dedi. Bu önemli…

Bunu açmak gerekiyor. Bize göre gölgenin demek istediği nasip esaslı can alıcı noktadır. Bizi yöneten, hayatımızı şekillendiren, dünyamız ve ilişkilerimizi inşa eden ve hayatımızı cennet veya cehennem eden şey; HAYAT ANLAYIŞIMIZdır. Hayat anlayışımız ise ALGILAMA SİSTEMİ mizdir.

İnsan, kendini yeniden ele alacak, tanıyacak ve dönüştürecek ise öncelikle kendi ALGILAMA SİSTEMİ ni çözmelidir. Çünkü hayatın değişmesi; Hayat Anlayışının değişmesine bağlıdır. İşte bu yüzden bize göre öylesi bir bilgeye sorulacak soru….

“Sizin hayatı anlama ve anlamlandırmada düşünme, sorgulama ve kavrama metodunuz nedir efendim?” sorusu olmalıydı. Bir bilgeden alınacak en önemli hediye, paha biçilmez ikram budur! Peki bu bir soru ile alınabilir mi?

Bu metot- düşünme usulü bir soruda alınamasa bile dinlemeyi önceleyen, sormak yerine kulak kesilmeyi ilke edinen basiretli bilinç bunu fark edecek ve alacaktır. Bunu alan, kendi dünyasını genişletmiş ve dönüşüme start vermiş demektir. Hayatınız; Hayat Anlayışınızda düğümlü…

Hayat Anlayışınız; Algılama Sisteminize bağlı. Algılama sistemi yerine zikir-dua, nafile, kitap önerileri almak, onun hayat sınavlarını dinlemek zaman kaybıdır, nasipsizliktir. Algılama Sistemini sorgulayan, böylece Hayat Anlayışını geliştirmek- dönüştürmek isteyene selam olsun.

GENÇLİK BOZULUYOR (mu acaba?)

Her yeni nesil yetiştikçe onlardan bir önceki nesilden “Gençlik bozuluyor, çocuklar söz dinlemiyor, nesil elden gidiyor” serzenişleri duyulur. Anne- babaların bu sitemleri yanı sıra konuyu dine, ahlaka, bozulmaya, yozlaşma ve çürümeye bağlayanlar da çoktur. Haklı mıdırlar?!..

Tarihsel sürece baksak mı? Bu serzeniş ne kadar eskiye uzanır? M.Ö. 335’e gidiyoruz. Büyük filozof Aristo yeni nesil için ne diyor? “Gençler kontrolden çıkmış! Kaba bi şekilde yemek yiyorlar. Büyüklere saygısızlar. Ebeveynlerine karşı çıkıyor, hocalarını sinirlendiriyorlar!..”

Bazılarının her konuyu bağladığı Sümer medeniyetine de bir baksak mı? Bakınız bir tablette yaşlı bir Sümer Bilgesi ne diyor? “Gençlik nereye gidiyor? Yeni nesil tembel, bencil, saygısız ve ilgisiz…”

Az daha geri; M.Ö. 800’e gitsek? Heseidos ne diyor? “Günümüz gençleri öyle umursamaz ki ileride yönetimi ele alacaklarını düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum. Bize büyüğe saygı, ağırbaşlılık öğretildi. Şimdikiler kurallara boş veriyor. Çok duyarsızlar, beklemesini bilmiyorlar!”

Asıl sorun ne bu sitemlerde? Ahlaktan çalışmaya, düşünmeden bilime, toplumsal hayattan medeni gelişime her şey yeni nesillerle bozulup çöküşe mi gidiyor? Öyle olsaydı bunu söyleyenlerden asırlar sonra bizler olur muyduk? Öyle olsaydı medeniyet, bilim, sanat sürekli gelişir miydi?

Şu halde bozulma, çürüme ve çöküş savı gerçekçi değil. O zaman sitemkar bir evvelki neslin; orta yaş ve ihtiyarların veya anne- babaların asıl sorunu ne bu sitemlerde? Sözlerin satır aralarına dikkat ettiniz mi? Dikkat etseniz büyüklerin asıl karın ağrısını görecektiniz!..

Sözlerdeki ortak noktaları buldum ben;
– Kontrolden çıkmış bu gençlik!
– Büyüklere saygısız nesil!
– Davranışları kaba!
– Kural tanımıyorlar!
– Sabırsızlar!
– Hocayı sinirlendiriyorlar!
– Bencil davranıyorlar!
Özeti ne?

Özeti şu; bir önceki nesil bir sonraki neslin bir şekilde kendi kontrolünden çıkışını hazmedemiyor! İtaat istiyor, saygı istiyor. Bu da yetmez; kendi gibi düşünmüyor, kendi gibi yaşamıyorsa onları bencillik, kabalık, saygısızlık, tembellikle suçluyor. Daha özeti?

Daha özeti; bir evvelki nesil, kontrolü kaybetmek istemiyor! Gençlik kendince yaşadığında da “Kontrolü kaybettim, buna deliriyorum” yerine “Nesil bozuldu” suçlamasına girişiyor. Mert olun! Samimi olun ey büyükler! Çocuk bozuluyor demek yerine Kontrolü Yitirmek istemiyorum deyin!

Siz, sevgili anne
Siz, sevgili baba
Üzgünsünüz di mi çocuğunuz kendinize benzemiyor diye! Hayır, size benzemiyor diye değil canım, onun iyiliği için (!) üzgünsünüz, için için dertlisiniz.
Size benzese sizin çağınızı yaşayacaktı.
Yani geride!
Kendine, çağına benzedi, suç mu?!

Ne diyordu Hz. Ali (kv)
“Çocuklarınızı sizin yaşadığınız çağa göre değil onların yaşayacağı çağa göre yetiştirin!..”

Siz değil gelecek çağa göre yetişmeleri, kendi çağlarını bile yaşamalarını istemiyor, sizin döneminiz gibi olsun istiyorsunuz farkında mısınız? Gerici misiniz?!

Demesi kolay, sen naptın mı, dedin?
Üç adamdan hiç biri tasarladığım gibi yetişmedi iyi mi? Hep kendi bildiklerince yürüdüler, yürüyorlar… Kızıyor muyum? Eh, bazen. Kafa tuttuklarında hoş bi gülümsemeyle şöyle derim: “Helal olsun iyi ki bana benzemediniz” Sen diyebilir misin?

Kadim dostum sevimli bi kavramla konuyu açtı: “Zamanın Ruhu”
Herkes, her şey zamanın ruhuna göre gelişir.
Hep böyle oldu, olacak. Yadırganacak bi şey yok.
Gençler bunu yaşıyor dedi.
Çocuğa kızacak olduğunda hatırla; Zamanın Ruhu!
Ahlak masalları üstünden egona prim verme e mi!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir