Değiniler- 254

Değiniler- 254

POSTACI

“Fedakârlık ve İyilikten Beslenen Ego”yu fark edebilmenin çabuklaştırılmış stajı “Nankörlük Görmek”tir. Diyebilirim ki bu manadaki Nankörlük; lütf-u ilahidir. Çünkü fedakârlık ve iyilik etmek gibi kafadan iyi, güzel, sevap kabul edilen olgularda egoyu sezmek çok ama çok güçtür.

Diyorsun ki; Genellikle nankörlük görüyorum ve çok canım yanıyor. Ben de diyorum ki; Tırnağı etten ayırmak çok can yakar! Sen, iyilik ve fedakârlık olgularını egona öyle yapıştırmış, öyle benimsemişsin ki ayırmak aklına bile gelmiyor! Nerede kaldı bunlarda ego görmek!..

Nankörlük gördün ha? Canın yandı ha? Nasiplisin dostum Hem de çok nasipli Neden mi? Dedim ya, zihnimizin peşin peşin iyi, güzel, makbul ve sevap saydığı olgulara sızan egoyu fark etmek çok zordur. Fark etmesi zor olanın fark edilmesi de azıcık can yakar. Ama çok nasiplisin çoook…

Nasiplisin çünkü niceleri bu âlemden bu tür egoyu göremeden, sezemeden gittiler. Çokları kalabalıklara adadı kendini hizmet adı altında. Ve çokları şişirdi bununla manevi fistan giymiş kahrolası egolarını. San fistanı çıkarma emri gelmiş. Nasiplisin; Rabbin seni çok seviyor…

Bi an sustu karşıdaki. Bi sessizlik oldu aramızda. Sonra devam etti;
– Şimdi ben ona ne yapayım?
– Kime?
– Nanköre?
– Kalbin ne diyor?
– Hiçbir şey yapma!
– Kalbini dinle!
– Tamam da dokundu bana biraz
– Sana değil, lanet olası egona dokundu! Sana değil! Sahiplenme şu laneti!..

– Peki o zaman ne diyorsun?
– Şükret, şükret ki Kur’an tabiri ile “Sağ Yandan Gelen Ego” -pardon- “Şeytan”ın sinsi bir işlevi sana fark ettirildi
– Tamam da o kişi?
– Lütfu ilahinin postacısı. Mektubu getirdi ve sen okudun.
– Verdi gitti diyorsun?
– O kadardı işlevi
– Daha başka?

– İşimiz onunla değil. İşimiz sana neyin fark ettirildiğiyle
– Anladım. Dersimi hazmetmek için ne yapsam?
– Adanma, İyilik etme, Fedakârlık hislerine karşı uyanık ol. Yerinde, ölçülü, bilinçli kullan onları
– Nankörlük acı ama?
– Acıyla işimiz yok. Git şükret. Bi çocuk sevindir!

SÜRÜDEN AYRILAN KURDA; SÜRÜDE KALAN KASABA

İnsanlar kendi gerçeklerini bilse ve yaşamaya kalkışsaydı; bugünkü dünya düzeni kurulmaz, medeniyet hayat bulmazdı. Düzen, medeniyet ve gelişimi; bireyin öz gerçeğinden uzak tutulmasına borçluyuz. O halde cesur bir soru sormanın zamanı gelmiş demektir. Soralım o vakit…

İnsana kendini, hayatı, sistemi, düzeni ve ebediyete yönelik gerçekleri anlatma iddiasında olan manevi, bilişsel, ahlaki, spirutuel disiplinler; gerçekten ona öz gerçeğini mi anlatıyor? Gerçekten onu hakikatine uygun yaşatmaya mı çalışıyor? Yoksa?!…

Yoksa bu anlatımların örtülü amacı; amiyane tabirle sağ gösterip sol vurmak mı? Gerçek Özgürlük adı altında insanlar sürüye kalite kazandıran koyunlara dönüştürülüyor; Gerçeği Bilme ve Yaşama adına esas gerçeğe sistemli biçimde kör ve sağır ediliyor olabilir mi?!..

“Sürüden ayrılanı kurt kapar”dan tut da “Allah’ın eli cemaat üstündedir” e varıncaya kadar “Bir elin nesi var iki elin sesi var”a kadar uzanan mantalitenin esas amacı bize Kendimizi Tanıtmak; Özümüzle Barıştırmak mıydı? Yoksa, mevcut yapının korunması, devamı mıydı esas amaç?

Kahveperest isimli bi yerde oturuyorum. İsme bak hizaya gel. Perest dedi mi bizim kültürümüz putperestten ilhamla kelimeyi kötü sayar. Oysa sadece Kahve Düşkünü demek… Kahvemi yudumlarken bir duvar yazısı dikkatimi çekti. Bakın elin oğlu ne yazmış? Cins kafa neyi görmüş?!

“Sürüden ayrılanı kurt kapar; çobanın koyunları uyuşturmak için uydurduğu martaval. Sürüden ayrılmayan ne olur? Kasabın bıçağına kurban!” Kendini Tanı Özünü Bil Sıradanlıktan kurtul, Seçil Arın, Aydınlan! Ne için? Niyet beni özüme iade etmek mi sahiden? İçtiğim çarptı mı ne?

Alkol almam, dibek kahvesi altı üstü. Nereden estiyse sordum işte. Bugünkü düzen ve medeniyeti bireyin öz gerçeğinden uzak tutulmasına borçluysak; gerçeği anlatanlar sandığımız kadar gerçekçi mi, samimi mi? Yalnızlığı göze alabilen için bu hazine değerinde bir sorgulamadır..

BİZ DEVRANA SEVDALANDIK

– 40 yaş olgunluk yaşıymış di mi efendim? Hakikat İlmi ve Hali otururmuş o yaşta!
– 20’ler 30’larda öyle sanır insan
– Değil mi yani? 50 yaş?
– 50’lere gelince 40’lardaki cehalet ve toyluğuma çok güldüm
– Öyleyse kaç efendim?
– 75’ime geldim, hala hallettim diyemiyorum…

– Allah Allah, 40’larda oturur derler. İnsan dingince işte gerçek bu eminliğine gelir derler.
– Derler evladım derler. Bize de dediler vaktiyle.
– Yani insan emin olmak istiyor, hah bu demek istiyor. Bi ömür diyemeyecek miyiz yani?
– Dersin tabi. Her aşamada işte bu dersin!

– Yani 40’ında 50’sinde 60’ında sürekli değişiyor mu hah bu diye emin olduklarımız? Hiç durmayacak mı o seyir? Karar kılmayacak mı?
– Baban ne iş yapıyordu evladım?
– Nakliyeci. Yurt içi yurtdışı hep yollarda…
– Çeksin tırı garaja, dursun artık!

– Duramaz. Durursa dönmez bizim çark!
– Başka niye duramaz?
– Sevdi bu işi. Kişiliği oldu, kanına işledi yollar…
– Kanına işledi yollar ha? Güzel laf
– Duramaz, dünyası işi onun
– Dünyası işi! Bu da güzel
– Sizin evde asılı aynanın üstüne ne yazdırdı baban? Pek süslü hani…

– “Ömür biter, yol bitmez” yazılı…
– Şoför bunu fark etmiş, kabul etmiş, sindirmiş, zevk etmiş…
– Evet
– Asfalt yola bile ömür yetmezken Hakikat Yoluna yeter mi çocuğum?
– Ama ben, işte bu, diyeceğim yere gelmek istiyorum.
– İnilecek istasyon soruyorsun yani. İn o zaman…

– İnemem efendim, varmak istiyorum.
– Yol bitmiyorsa nereye varacaksın?
– O da doğru
– Bulmanın, ermenin, görmenin coşkusunu istiyorum
– Baban hangi anlarda daha coşkulu?
– Direksiyonda. Bir de yolları herkese anlatırken
– Sen de inip bir yerde coşkulu olmak istiyorsun?

– Ne bileyim istiyorum işte!
– Kavuşulan aşk biter. Destansı aşklar kavuşamayanların hikâyesi. Aşkı aşk yapan da bu. Sen akarsu dursun, göl olsun diyorsun. Gece gündüz değil hep aydınlık istiyorsun. Varmak, olmak derdini at evladım. Biz Devrana Sevdalıyız. Biz Döngüye Vurulmuşuz.

– Peki efendim her yaşta değişiyorsa fark edilen, eminlik hiç olmayacak demek?
– Devrandan eminim evladım. Bu eminliğin seyranı coşkumdur.
– Bunu anlayamıyorum işte
– Babanla çıktın mı hiç?
– Hayır
– İlk fırsatta onunla düş yolara

Yol Pişirir, Yol Eğitir, Yol Aşık eder evladım.

FİKRİNE İMAN ETMİŞLERLE TARTIŞILIR MI?

Biriyle fikir alışverişine girerken önce şuna dikkat ediniz; Muhatabınızın İman edercesine bağlandığı, yücelttiği, kutsadığı bilgi, değer, kişi veya akım var mı? Eğer muhatabınız bir şeylere böylesi bağ, yüceltme ve kutsama içindeyse düşünsel müzakerede çok temkinli olmalısınız.

İman edercesine bir fikre, ilme, zata, ideolojiye veya gruba bağlı olanlarla yapılacak fikir alışverişi, özgür düşünenler için en zorlu alışveriş biçimidir. Neden? Öylesi insanlar, iman ettikleri konuyu biricik Hakikat gördüklerinden onun haricindeki fikirleri Gaflet sayarlar…

Onların iman edercesine yücelttikleri karşısında sizin farklı fikirleriniz; onlar nezdinde daima düşük ve ikinci derece söylemlerdir. Olaya böyle baktıkları için sözlerinizi hafife almaktan hiç çekinmezler, bunun ilim ve müzakere edebine sığmayacağını akıllarına bile getirmezler.

Bu hallerini fark edip müzakereyi sonlandıramaz veya yine de bir şeyler açmaya devam ederseniz; onların ateşini körüklersiniz. Hangi ateş mi? İman eden için iman ettiği haricindekiler nedir? Küfür. Savunanlar nedir? Kafir. Yani, uyandırılması gereken Gafil. Sizi öyle görürler!..

Kendilerini doğru yolda, hidayete ermiş; sizi, doğru yola çekilmesi; hidayete erdirilmesi gereken gafil gördüklerinden sözleri karşısında her farklı söyleminiz onları kızdıracaktır. Yoğun bir gayretle kendi görüş, yol ve bağlarının Hak olduğuna sizi ikna için hırslanacaklardır!..

Hırsları söz ilerledikçe öyle bir düzeye ulaşır ki bırakınız müzakere edebini, kalp kırdıklarını, gönül incittiklerini, bir Allah Kulunu hafife alıp yok saydıklarını dahi göremez olacaklardır. İşte o noktadan sonra böylesi kişilerin birikmiş tüm negatifleri size akmaya başlar.

Ayrıca sizin ilmî araştırma, objektif sorgulama ve düzeyli tetkiklerle ulaştığınız fikirler onlar için bir hiç, bir çöp mesabesindedir. Dedik ya kendi yollarına iman etmişlerse diğer yollardan gelen her fikir, her bilgi, her görüş batıldır. Bunu size ima etmekten de çekinmezler.

Böylesi imalar karşısında siz, emek vererek yorularak beyninizi zonklatarak eriştiğiniz idraklerin bir çırpıda çizildiğini, ayaklar altına alındığını üzülerek izlersiniz. Paylaştığınız ilme yazık olduğu gibi ilim ve araştırma zevkiyle dolu gönlünüz de mutlaka bundan incinecektir.

Bütün bu olumsuzluklar yaşanmasın istiyorsanız; düşünsel müzakereye girişirken insanların fikir, ilim, bilgi, görüş, grup ve önder kişi bazında dokunulmazlarının, kutsallarının, tartışılmazlarının olup olmadığını dikkatle tespit etmeye bakınız. Bunlar varsa sadece dinleyiniz…

Evet sadece “Bu görüşler de hak” bilinci ile dinleyiniz. Konuşmanız gerekirse de onlara paralel görüşler söyleyerek hem onların gönlünü hoş ediniz hem de kendi gönlünüzü kırılmaktan ve layık olmayana altın kasede ilim sunmaktan kendinizi koruyunuz.

Özgür Düşünenin; dokunulmazı, kutsalı, tartışılmazı yoktur. Dokunulmazı, kutsalı, tartışılmazı olanın özgür düşünce iddiası kendini kandırmasıdır. Onlar darlıklarını genişlik, kayıtlarını açıklık, saplantılarını yücelik gibi sunarak kendilerini kandırır, muhataba eziyet ederler.

Bana ulaşan mailleri, yazılan yorumları, sorulan soruları okurken ilk dikkat ettiğim budur; muhatabımın dokunulmazı var mı? Varsa, dokunulmazına dokunmadan cevap veririm. Yoksa, tüm birikimimi olanca samimiyetimle yansıtırım. Dokunulmazlar birkaç cümle yazı/ sözden anlaşılır mı?

İnanın iki cümle, üç beş giriş sözünden bile anlaşılıyor. Fark etmesini bilir, görmeyi murad ederseniz hemen görülüyor. Ne buyurdu Hz. Ali (kv): “İnsan dilinin altında saklıdır. Konuşturun kendini açsın!” Düşünsel Müzakereleriniz bereketli idrak ve yaşamlara vesile olsun.

İFLAS SURESİ OKUYANLARI GÖRDÜN MÜ?

“Allah’ın Kendine Seçtikleri” desem gözlerin parlar. Seçilmişler, aah Seçilmişler diye coşkuyla kendinden geçersin! “Seçilmişler; İhlas Suresinin hakikatini okuyan ve yaşayanlardır.” Bir de “Silinmişler” var. Duydun mu hiç? Kendine Seçtikleri gibi “Kendine Sildikleri” de var.

Duymadın değil mi “Silinmişler”i?
Kitaplarda yok ama mı? Ulu Kişiler anlatmadı hem mi?
Evet kitaplarda yok. Ulu Kişiler de anlatmaz.
Yazılsa, anlatılsa da kimin işine gelir ki Silinmişi öğrenmek; anlamak!?..
Sürekli cilalanan “Seçilmişler” varken kim bakar “Silinmişler”e?!..

Sahi dostum, madem Silinmişler diye bir idrak ve yaşam çeşidinden bahsettin, aç biraz dedim kalbinden konuşana. Şöyle dedi;
– Seçilmişler neyi yaşıyordu?
– “İhlas Suresi”ni
– Silinmişler de “İflas Suresi”ni yaşayanlardır!..
– .?!..

– İflas Suresi ne yaaaa? Kur’ana sure mi ekledin? Yok öyle bir sure…
– Haklısın mushafta yok
– Nerede var peki?
– Yazılı hiçbir kaynakta yok!
– Eeee aç o zaman İflas Suresi yaşamak ne?
– Açmakla, anlatmakla kavransaydı keşke!
– Bilmek isterim
– Bilgiye dökülebilse keşke…

– Ee mübarek, ne ile anlaşılır bu?
– Anlaşılmaz, bilinmez sadece sezilir ve hissedilir
– İflas Suresi yaşayan Silinmişler haa?
– Azıcık işaret
– Bak Yunusumuz ne demiş?

Ben bir kitap okudum onu kalem yazmadı
Mürekkep eyleyeydim yetmeye yedi deniz

Silinmişler!? İflas Suresi!?

Lise yıllarımda şehrimizin delisi cami önlerinde, çarşıda gezinir dururdu. Üstü başı dağınık, saç sakal karışıktı diğer deliler gibi. Sonra o deliyi tertemiz görür olduk. Bişey olmuştu. Nice sonra bunu Hacılar Kahvesi denen yerin ocakçısından öğrenecektim…

Esnaftan biri, bir adam tutmuş ve ona “Bu deliyi her hafta hamama götür, çamaşırlarını değiştir, tıraş ettir, gel benden paranı al” demiş. Ve bu esnaf, kendini kimseler bilmesin istemiş…

“Allah’ın Sildikleri”nden birini fark etmiş ve alabildiğine feyzlenmiş o esnaf…

Çocuktum, zaman zaman biri gelirdi evimize. Babam ona en derin saygıyı gösterirdi. Köy Enstitülerinden yetişmiş bir İnşaat Ustasıydı o amca. Karısı kendisinden ayrılmış, çocukları onu dışlamış. Civar köyleri dolaşır ufak tefek iş tutarmış. Babamın aşırı hürmetini anlayamazdım…

Yıkık, mahzun, süzgün bir hali vardı o amcanın. Tanıyanlar çok da itibara almazdı. Düşmüştü çünkü. Düşene kim dönüp bakardı. “Allah’ın Sildikleri”ndendi… Bitikti… Kim bilir, her şeyi bittiği için yeniden bitenlerdendi filizlenen yeşillik gibi…

Devletin yüksek yargı organlarından birinin eski üyesi bir zatı ziyaret etmiştim. Allah Dostlarından bahsederken hiç duymadığım birinden sıkça bahsediyordu. Çekinerek sordum hayatta mı, nerede, ne ile meşgul efendim dedim. Bizim kurumda odacı, bana çay getirir, masamı siler dedi.

Odacı ama siz ondan başka bahsediyorsunuz dedim. Evet dedi, Allah Dostudur. Pek bilinmiyor ama dedim… Onu bilen bildi ve alacağını aldı dedi… Anladım, odacı dediği de “Allah’ın Kendisi İçin Sildikleri”ndendi…

Sen, Seçilmişler eteğine tutunmak için can atan…
Sen, İhlas suresi sırları peşinde koşan…
Bir de Silinmişler var di mi?
Bir de İflas Suresi okumuş ve yaşamışlar var!
Az daha açtım onları sana!
Silinme ve İflas ürkütücü gelmezse onları da tanımaya bak e mi?!

Anadolu İrfanında “Silinmişler” e “Feleğin Sillesini Yemiş” kişiler deniyor. Bunu da eklersem sanırım daha iyi anlaşılır… “

“Allah’ın Garibi” “Allah’ın Delisi” denenler de bu alana dahildir…

İŞİNE GELENİ ABARTAN; GELMEYENİ YOK SAYAN MAHLUK

“Yanlış, kim yaparsa yapsın yanlıştır, kınanasıdır, karşı çıkılmalıdır. Doğru, kim yaşarsa yaşasın doğrudur, alkışlanasıdır, desteklenmelidir.” Bu ideal olandır, özlenendir. Ya reel olan, şimdi yaşanan? Ya bizim yanlış ve doğru karşısında benimsediğimiz tavır?!..

Dostumuz, sevdiğimiz, paydaşımız dediklerimizin; taraftarı olduklarımızın Yanlışlarına kör ve sağır kesiliriz. Buna ayıpları örtmekten tutun da vefa, sadakat ve dostluğun sevginin gereği demeye varıncaya kadar ne anlamlar yükleriz ne anlamlar…

Düşmanımız, nefret ettiğimiz, karşıtı olduklarımız ve uzak durduklarımızın Yanlışlarına ise projektör ve borazan kesiliriz. Buna hakkı tebliğden tutun da ahlak, namus savunuculuğu ve insanlık görevi demeye varıncaya kadar ne anlamlar yükleriz ne anlamlar?!..

Dostumuz, sevdiğimiz, paydaşımız dediklerimizin; taraftarı olduklarımızın Doğrularına meddah ve tellal kesilir, abartabildiğimiz kadar abartırız! Buna İyiye Destekten tutun da hayrı teşvik ve güzel örnekliğin öne çıkarılmasına varıncaya kadar ne anlamlar yükleriz ne anlamlar…

Düşmanımız, sevmediğimiz, karşıtı olup uzak olduklarımızın Doğrularına ise dilsiz, kör ve sağır kesiliriz. Buna batıl ve yanlış yol tutanları parlatmamaktan tutun da günahkar ve sapıkların her halinden uzak durmaya varıncaya kadar ne anlamlar yükleriz ne anlamlar…

İnsan; Sevdiklerinin iyilik- güzelliğini abartan; Sevmediklerinin iyilik- güzelliğini yok sayan; Sevdiklerinin kötülük- çirkinliklerini kapatan; Sevmediklerinin kötülük- çirkinliklerini açığa vuran Ve bunları yaparken de kendine bir şekilde haklılık payları bulan bir mahluktur!.

Bilge zatlar, üstadlar, mürşidler, veli sayılanlar, halife bilinenler, kamil kişiler, ehil olanlar bundan hariç ama mı dedin? Ağzımı açtırma lütfen olur mu? Lütfen yapma bana bunu! Ben bu tahlilimden muaf tutacağım hiç kimseye rastlamadım bugüne kadar. Onun için açtırma kutuyu!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir